Devrim hep birlikte – Bora POYRAZ

Devrim hep birlikte – Bora POYRAZ

Devrimci demokratik bir perspektifle faşizme karşı tüm kesimlerin örgütlenmesi, üstelik bunun özsavunma içerecek bir bakışla el ele yürümesi kaçınılmaz. Gecikmenin bedeli aşağılamanın sürekliliği değil yalnızca. Tam burada, Batı’da kendisini şu veya bu kısıtlılıkla çerçevelenmeyen, ezilenlere dönük her saldırıyı kendine yapılmış sayarak ve mümkün olduğunca ezilenlerle beraber yanıt veren devrimci merkezlerin bu topraklar için ne denli önemli olduğu muhtemelen daha iyi anlaşılmaktadır. Geçtik diğer hakları, faşizm şartlarında temel demokratik haklar için dahi bu tür kararlı, sürekli ve etkin dinamiklere ezilenler adeta mecburdur. Kaldı ki bu tercih değil zorunluluk.

4 Aralık 2018 – Toplumsal yatay bölünme konuları günden güne çoğalırken iktidarın hırçınlık atakları da benzer bir hızla şiddetleniyor. Muhtevasında asgari demokratik ölçüler barındırmayan her iktidarın kaderi böyle olagelmiştir. Otoriter despotlukla karakterize olan, karar mekanizmalarını ele geçirerek oraya yerleşmeye ve bir daha terk etmemek için gereği neyse yapmaya kilitlenen bir siyasal hareketin toplumun bir bölümüne dışlayıcı ifadelerle yüklenmesi kendi şartları içinde gayet anlaşılır.

Dışlayıcılığın daha ileri noktalara taşınacağını haber verebiliriz. Gezi bahsinde benzer bir yatay bölücülük vardı. Kürdistan halkına ve mücadelesine dönük adımları daha ağırdı. Burada henüz söz düzeyinde olan şiddet oraya rejimin topu tüfeği, heronu, savaş uçağı düzeyinde yansımaktadır. Hapishaneler ve mezarlıklar Kürdistan halkının en çok bildiği mekanlardır. Gerisini siz düşünün. İktidar mahfillerinde düşünsel derinlik yok. Onun yerine boy boy dogmalar var. Dinsel söylemi kast etmiyoruz; İktidarın dogması kendisini mutlak haklı ve doğru saymak, dışındaki herkesi derece farkıyla türlü türlü yanlış adres olarak kodlamaktır. Despotizmin kaynaklarından biri de bu.

Kendini mutlak doğru, hakikatin yegane adresi saymak ve düşüncelerini hayata etkileşime sokarak ”çek etmemek” bir insana ve gruba en büyük kötülükleri dahi kolaylıkla yaptıracak fena bir ideolojik koşullanmışlıktır. Bilhassa kontrolü kaybettiğine inandığı zamanlarda. Yapılmadı mı? Kürdistan’da olup bitene bakalım. Kemalist veya geleneksel şartlanmışlıkla değil, nesnel ölçülerle ama. Uçaklar kaldırılmadı, buzdolaplarında çocuk ölüleri saklanmadı, şehirler yerle bir edilmedi mi? Kürdistan çok mu uzak? O halde Marks’ın bilinen cümlesine buyrun: ”Eğer Alman okur, İngiliz sanayi ve tarım işçilerinin durumunda omuz silker ya da iyimser bir biçimde Almanya’da işlerin bu kadar kötü olmadığı düşüncesiyle kendini avutursa ona açıkça şunu söylemeliyim: ‘ Anlatılan senin hikayendir.”

Başka bir dönemde ancak benzer bir bağlamda kayıtsız davranan, dünya yansa içinde çöpüm yok diye aldırışsız olan bir kitleye dönük uyarı Kürdistan ve Türkiye’de süren mücadeleler bakımından da geçerli. Kürdistan’da yapılanlara Cumhuriyet tarihi boyunca göz kapayıp kulak tıkama refleksi yerine, Türkiye sathındaki ezilenlerin tamamına politik/kültürel eşitlik-özgürlük perspektiftiyle yaklaşabilseydi tablo dramatik bir hale gelmezdi.

Şimdi, yani otoriter despotluk duvara toslamış, bizzat Batı’daki halkın bir kısmını diğerine karşı harekete geçirici tehlikeli bir dile müracaat etmişken, yani iktidarın muhtemel kötülük kapasitesi az çok zihinlerde şekillenmişken Kürdistan’da olup bitenleri ve Batı’da anti faşişt bir özgürlük cephesinin nasıl inşa edilebileceği konusu ve sorunu çok daha yakıcı hale gelmiştir.

Devrimci demokratik bir perspektifle faşizme karşı tüm kesimlerin örgütlenmesi, üstelik bunun özsavunma içerecek bir bakışla el ele yürümesi kaçınılmaz. Gecikmenin bedeli aşağılamanın sürekliliği değil yalnızca. Tam burada, Batı’da kendisini şu veya bu kısıtlılıkla çerçevelenmeyen, ezilenlere dönük her saldırıyı kendine yapılmış sayarak ve mümkün olduğunca ezilenlerle beraber yanıt veren devrimci merkezlerin bu topraklar için ne denli önemli olduğu muhtemelen daha iyi anlaşılmaktadır. Geçtik diğer hakları, faşizm şartlarında temel demokratik haklar için dahi bu tür kararlı, sürekli ve etkin dinamiklere ezilenler adeta mecburdur. Kaldı ki bu tercih değil zorunluluk. Yoksa kimse acı çekme, hapislere girme, genç ölme meraklısı değil ama bu adanmışlık olmadan da ezilenlerin kurtuluşu imkansız.

Bu şartlar altında adanmış devrimciliğin, evet bir devrimci romantizm çerçevesinde, düne kıyasla daha etkin yollarla öne çıkarak imrenilen ve öyle olunmak istenen hayat biçimi haline gelebilecegi öngörülebilir. Geriye düşüş ve başarı periyodu bir çevrim olarak kendini tamamladı. En son, bazı antifaşişt kesimlerde görülen ve iktidarın gayet işine gelen kaçış eğiliminin belirleyici faktörlerinden birinin örgütsüzlük ve güven verici organizasyonların eksikliği olduğunu söylemek de mümkün.

Bütün bu fırtınalı dönemde muhtemel tüm bedeli göğüsleyerek ‘şimdi ve burada’ bilinciyle hayatı üretenlerinse aslında siyasal özgürlükler devrimin nöbetini tuttukları şimdi daha çok iyi anlaşılacaktır. Böyle davrananlar yaptıklarını yapmakla mükellefti. O bilinç ve eylem kapasitesinin doğal gereğiydi. Hiçbir şey suya yazılmadı. Bazen rüzgara söylendi belki ama boşa gitmedi. Gülten Akın’ın dizesine atıfla söylersek o zor günlerden o nöbeti bekleyenler geçmiştir. ‘Ödeyerek’ geçmiştir. Bu bazen hapislik, bazen sürgün, bazen ölümle olsa bile.

Albert Camus’nün ‘Veba’sını da bu konteks dahilinde anımsayarak başka bir yere sıçrayabiliriz. Veba üzerinden Nazi dönemi analojisi yapılan romanda ”Biz kalanlardan ve direnenlerden olacağız”, denilir. Şartlar zordur ve herkes kalamamaktadır. Durmak ve direnmek diğer faktörlerin yanı sıra etik bir tutumdur, kıymetlidir, hatta o ilişki ağı çerçevesinde kahramancadır. Çünkü güzel ve masalsı direnişler hayata her zaman anlam katar.

Ancak bu bazen yetmez. Mesele kalmanın ve direnmenin, belli şartlarda ve mesela Kızıldere’de, mesela İstanbul’da bir kuşatmada, mesela bir hapishane hücresindeki ölüm orucunda ya da Kürdistan’da bir uçurum ağzında harika bir hayatı anlamlandırma biçimi olan politik askeri meydan okumanın ve ölümsüzleşmenin ödünsüz ruhunu taşıyarak onun bir tık ötesine geçip bunu toplumsal ölçekte başarmaktır.

‘Veba’ya atıfta söylersek kimsenin gitmeyeceği yani dışında kalmayacağı bir direniş salt direniş olmaktan çıkar. Herkese ‘burada yapabileceğim bir şeyler var’ dedirtebilen birleşik bir özgürlük mücadelesi tekil direnişlerin zafere ulaşmış gayesidir aynı zamanda. Bütün bu birikim, ezilenlerin bütün öznelerinin eşitliği gibi demokratik bir tutum ve özgürlük perspektifiyle değerlendirebilirse, acıya, yokluğa, eziyete bana mısın demeyen milyonların mutlu devrimciliği mümkün hale gelir.

Bölme, parçalama, daha çok bağırarak sindirme, korkutma pratikleriyle hakimiyet kurmaya çalışan her iktidar kendi sonunu hazırlar. Olmakta olan budur. İktidar ve rejimin yapısı muhakkak aşılacaktır. Ezilenlerin bir kesimine saldırırken diğerlerinde ‘bize dokunulmaz’ hissi yaratarak, onları eylemsizliğe sürükleyerek diğerlerine yabancılaştırmak türündeki siyasetin de sonuna gelinecektir.

“Fırat’ın kenarında bir koyun kaybolsa hesabını benden sorulur’, mantığından işçi ölüm haberlerine yandaş inşaat tekellerini korumak için yayın yasağı getirmeye uzanan uzun yolu iktidar çok kısa bir zamanda adlı zira. Milliyetçilik ve saltanat İslamcılığıyla bunu saklamak da artık mümkün değil.

Faşizme karşı mücadele etmek ama bir adım sonrasını düşünüp oraya hazırlanmak gerek. Bize düşen despotizmin müzakereye uzak, kendi doğrusunu başkalarına dayatan, dışlayıcı, mutlak iyiyi temsil ettiğine dönük saplantı düzeyindeki takıntısına karşı kararlı mücadelemizi muhabbetle, dostlukla, iyimser bir militan ruhla, elbette en geniş katımlı tartışma ve karar mekanizmalarıyla toplumsallaştırmak ve bunlarla ördüğümüz politik özgürlükler devrimi alternatifini zafere taşımaktır.