Devrimcinin zor dönemlerde ‘Gerçek’le imtihanı – Sema DURU BORAN

Devrimcinin zor dönemlerde ‘Gerçek’le imtihanı – Sema DURU BORAN

Durumu değiştirme iddiamızın zayıfladığı yerde, başarı ve başarısızlık, kararlılık ve kararsızlık, güçlülük ve zayıflık, kitlelerle ilişki ve ilişkisizlik gibi sayısız konudaki ölçülerimize bir soru sormak gerekmiyor mu? Buralarda yaşanan sürtünmeler, dünün ölçülerine alışmak ve bu ölçülerle düşünmeye devam etmekle ilgili değil mi? Hiçbir ölçümüzü değiştirip yeni koşullara uyarlamıyorsak, “gerçek hayatı” doğru algıladığımızı iddia edebilir miyiz?

Politik savaşımın koşullarında ortaya çıkan önemli değişiklikler ve bununla bağlı zorlukların, engellerin, partilerden, gruplardan, tek tek devrimci ve antifaşistlerden istediği yeni kararlılık düzeyinin, yeni emek ve yeni cesaret düzeyinin, yeni özveri ve yeni bedel ödeme düzeyinin oluşturduğu basınç, “gerçekliğimiz”, “gerçek durum”, “gerçek durumla barışmak”, “planları gerçek duruma göre yapmak”, “boyumuzu aşan işlere kalkışmamak” eksenindeki düşünüşü körüklüyor. Devrimci hayal gücünü, en önemlisi de devrimci öfke ve devrimci atılım ruhunu cenderesine alıyor, “terbiye ediyor!” En imkansız görüneni dahil devrimci görevleri, “nasıl yapılabilir”den çok, “neden yapılamayacağı” görüş açısından ve ruh halinden tartışmaya yöneltiyor. Antifaşist partilerden bir kısmı, birkaç yıldır işi, “ölü taklidine” vardırdı. Devrimci parti ve gruplar için olmazsa olmaz olan “öncülük” sorumluluğu içerik kaybına uğramaya başladı.

Nedir bu “gerçek durum”? Hepimiz aynı gerçeğin içinde ve ortasında yaşıyoruz. Antifaşistler ve faşistler. İşçiler ve öğrenciler. Kadınlar, erkekler ve LGBTİ+’lar. Gençler ve yaşlılar. Kitleler ve öncüler. Devrimciler ve karşıdevrimciler. Aktivistler ve kadrolar. Sempatizanlar ve örgütlü devrimciler.

Herkes, gerçeği az çok görüyor, kimse kör değil. Herkes bu gerçeği, kendi amaçlarına uygun biçimde tarif ediyor, kendi amaçlarına uygun sonuçlar çıkarmaya çalışıyor.

Ciddi içsel zayıflıkları devam eden, buna karşın, tüm güç ve olanaklarını merkezileştirerek saldırı üstünlüğünü ele geçirmiş bir karşıdevrim cephesi. Bağrında büyük bir demokratik ve devrimci potansiyel taşıyan, özlem, talep, umut ve öfke biriktirmiş, ama ya sinmiş ve korkutulmuş ya da çıkarlarını burjuva siyasi partilere bağlamış işçiler ve ezilenler. Onların içerisinde emekçi sol güçleri izleyen ancak harekete geçmekten geri duran antifaşist kesimler. Kuvvetleri sınırlı ama kesintisizce direnen ve topluma büyük bir korku atmosferinin tümüyle hakim olmasına barikat olan devrimciler, emekçi sol güçler. Tümü, tek bir tablonun, bir başka ifadeyle aynı “nesnelliğin” aynı “gerçekliğin” oluşturucu bileşenleri.

İşçi sınıfı ve ezilen kitleler, bu gerçeklik tablosunda, her şeyden önce, kendi yaşamlarını birebir etkileyen günlük sorunları ve devletin büyük gücünü görüyor. Gerçeğin bu olguyu içerdiği doğru. İster bir “koruyucu baba”, ister ekmek kapısı ve geçim olanakları, isterse bir büyük, bir alt edilemez zulüm karargahı olarak, burjuvazinin gücü, gerçeğin bu en sıradan, en gözle görülür yönü, işçi ve ezilen kitlelerin gerçeklik tarifinin ana noktasını oluşturuyor. “Gerçeklik” karşısında buna göre pozisyon alıyor. Kendini ve ailesini koruma, geçimini sürdürme amacı merkezde duruyor. Devrimciler karşısındaki, karşıdevrim karşısındaki, çeşitli siyasi kuvvetler karşısındaki pozisyonunu bu amaç doğrultusunda düzenliyor.

Karşıdevrim, bu gerçeklik tablosunda, her şeyden önce büyük sömürü olanakları görüyor. Gerçeğin bu olguyu içerdiği de doğru. Bu olanakların realize edilmesinin önünde, Rojava Devrimi’nin merkezinde durduğu, iktidarını sarsma ve hatta yıkma potansiyeli taşıyan ciddi tehlikeler görüyor. “Emekçi sol güçler, devrimciler zayıftır, uğraşmaya değmez” demiyor, “kitle katılımı zayıf sokak eylemlerinden bir şey çıkmaz” demiyor, işçi ve ezilenlerin öfkesiyle Kürdistan devriminin buluşma olanaklarının en küçük belirtilerini dahi hafife almıyor. Devrimcilerin henüz zayıf ve sınırlı ancak ısrarlı eylem kararlılığını büyük bir risk olarak algılıyor. “Gerçeklik” karşısında buna göre pozisyon alıyor. Tüm kuvvetiyle bu tehlikeleri bertaraf etmeye, devrimci, antifaşist ve ilerici güçleri ezmeye ve işçi ve ezilen kitleleri sindirmeye, böylece sınırsız ve dizginsiz sömürü çarklarının dönmesi için en elverişli koşulları yaratmaya çalışıyor.

Antifaşist kesimler, umutla umutsuzluk arasındaki ince çizgide duruyor. Hem değişimden çıkarları olduğunun farkında ve bunu umut ediyor hem de bedelleri göğüsleme kararlılığı gösterecek kadar büyük bir değişim umudu beslemiyor. Seyredicilik, taraf belirlemede henüz kararlı olamama, gerçekliği algılayışta olguculuğu çağırıyor. Gerçeğin görebildiği bütün verilerini biriktirip, izleyip, bir yol seçmeye çalışıyor.

Peki, devrimci öncüler gerçeğe hangi görüş açısıyla bakmalı, dikkatini hangi noktaya odaklamalı ve hangi amaçla sonuçlar çıkarmalı? Devrimci için, “nesnel gerçeklik” nedir? Kendi başına, amaçsız bir gerçeklik tarifi olur mu? Olguların basitçe bir araya getirilip sıralanması bir devrimci için nesnel gerçekliğin başarılı bir tarifi olabilir mi?

Gerçek, dinamik ve çok yönlüdür. Gerçeğin içerisindeki kuvvetlerin her biri, hem o nesnelliği oluşturur hem onu etkiler. Bu dinamik durum içinde öncünün eylemi belirleyicidir. Karşıdevrimin öncüleri gerçek durumu şu yönde, devrimin öncüleri bu yönde değiştirmeye çalışır.

“Sıradanlaşma”nın bin bir çeşidi var. Gerçekliğin tarifinde de sıradanlaşabilir insan. Bir devrimci için, gerçeğin tarifinde sıradanlaşma nedir? Gerçeği, herhangi bir işçinin, bir ev emekçisi kadının, bir işsizin, bir lise öğrencisinin tariflediğiyle aynı biçimde tariflemektir.

Devrimci, sadece gerçeklik karşısında aldığı tutumda değil, gerçeklik tarifinde de sıradan olandan farklılaşmalı, farklı düşünmeli, hissetmeli ve davranmalıdır. “Nesnel gerçeklik” içerisinde, herkesin gördüğünü değil, görülmeyeni görmeli ve göstermelidir. Gerçekle ilişki, her şeyden önce gerçeğin tarifinde başlar. Herkes için geçerli olan nesnel gerçek yoktur. Gerçek dediğiniz burjuvazi için farklı, işçiler için farklıdır, faşistler için farklı devrimciler için farklıdır, reformistler için farklı ihtilalciler için farklıdır, savaşma kararlılığıyla hareket eden için farklı teslimiyet içindeki için farklıdır, enerji ve maden tekelleri için farklı emekçi köylüler için farklıdır.

Che’nin o sarsıcı sözlerini “gerçekçi ol, imkansızı iste” şiarını herkes bilir. Bu; boş bir söz kalıbı, deftere not edilecek bir aforizma, minibüsün, kamyonun arkasına yazılacak ilginç, güzel bir söz değil. Dünyanın herhangi bir yerinde binlerce insan bu sözü söylemiş olabilir. Söylenmiş olması marifet değil. Che, tam da bu tarife göre yaşadı, pratik olarak “imkansızın” peşinden yürüdü. Söylediği bu söz, söylendiği için değil, yaşandığı için milyonlarca kulak tarafından duyuldu. Che’nin gerçeklikle ilişkisi, o gerçek ne olursa olsun, onu, insanlığın özgürlüğü, mutluluğu amacı doğrultusunda değiştirmenin mutlaka bir yolu olduğu, o yolu arayıp bulmanın gerçekçiliğin ta kendisi olduğu biçimindedir. Che’ninki amaçlı ve taraflı gerçekçiliktir. Sözde “nesnel”, olgucu” gerçekçilikten ayrılır. 82 devrimcinin daha Küba’ya ayak basar basmaz uğradıkları saldırılar sonucu bir düzine kaldıkları yerden, “kuvvetimiz azaldı, gerçek tablomuz artık bu, planlarımız başkaydı” demeksizin Küba devrimine yürünebilmesi, bu kasıtlı gerçekçilik sayesindedir.

Marx’ın “Filozoflar dünyayı yorumladılar, aslolan onu değiştirmektir” sözleri de aynı “olgucu gerçekçiliğe” açılmış bir savaştır. Olguculuk, nesnel gerçekliğin amaçtan bağımsız bir veriler yığını olarak tarifi, yalnızca seyredicilik ve kaydedicilik üretir.

İşimiz kolay değil. Ama Amed zindanında, tek başına, yapayalnız, düşmanın zulmü, dostun ihaneti koşullarında, çıplak inançlarından başka durumun değişeceğine dair en ufak bir ışık yokken, bir politik kuvvet yokken, bir kibrit çakıp bir yol açmak da kolay değildi. Mazlum’un eyleminin, yukarıda özetlenen tipte bir gerçekçilikle uzaktan yakından bir ilgisi var mı?

Gerçeğin suya sabuna dokunmayan, son derece “nesnel” bir tarifini, istatikçiler, tarihçiler, değişik dallardan akademisyenler yapabilir. Amaca uygundur. Devrimcinin amacı başka olduğuna göre başka bir tarif yapmalıdır.

Evet, kitleler sinmiş, devrimciler sayıca az, domatesin fiyatı yükseliyor, faşist şeflik rejimi büyük bir teknolojik yoğunlaşma içerisinde… Ve evet, “atlar yulaf yer, Volga Kırım’a akar.” Sigara akciğerler için zararlı, havuç gözler için faydalıdır. Tamam da verili koşullarda, yeni bir gerçeklik yaratmak için biz ne yapmalıyız, ne yapacağız? Devrimci için asıl soru budur, asıl bunun tarif edilmesi, tanımlanması gerekir.

Devrimci bir plan, basitçe “gerçekler” üzerine kurulamaz. Verili bir andaki “gerçeği bilmek”, kendiliğinden biçimde, devrimci bir planı açığa çıkarmaz. Bize bir “olgular” toplamı olarak gerçek değil, bir “olanaklar” toplamı olarak gerçek gereklidir. Sabit bir gerçeklik değil, değişim içerisindeki gerçeklik gereklidir. Devrimci bir plan, gerçeğin dinamik ve çok yönlü bütünlüğü içerisinde, ancak ve ancak devrimci olanaklara dayanarak kurulabilir. Bu devrimci olanaklar çok sınırlıdır veya çok geniştir. Böyle olması, devrimci bir planın ancak devrimci olanaklar üzerinde kurulabileceği gerçeğini değiştirmez. Bir semtte yüz bin korkmuş, sindirilmiş emekçi mi yaşıyor? Bize, sinmiş yüz bin emekçi içinde, sinmemiş yüz emekçiyi, korku zincirlerini kırmaya en yakın olanları bulmak, çıkarmak, onlara dayanarak bir plan yapmak düşer. Biz, gerçek tarifi içinde yüz bin korkmuş emekçiyi asla unutmayız ama başkalarından farklı olarak, yüz sinmemiş ya da korku zincirini kırmaya yakın emekçiyi, gerçeğin tarifinde baş köşeye koyarız.

Devrimci, olanaklara değil, sözde “nesnel” bir gerçek tarifine dayanan bir plan, devrimci bir seçeneğe açılamaz. Bunun sayısız örneği sıralanabilir.

Mesela CHP ile ittifak konusu, tam da böyle geri bir “nesnel gerçeklik” tarifine dayanıyor. Çünkü plan, halkın bağrındaki olanakların değil, milyonların sinmişliği üzerine kuruludur. Yürünebilecek iki yolun ikisi de kendine göre, gerçekliğin tarifine dayanmaktadır. Aynı gerçeğin iki farklı tarifine.

Emekçi solun kimi kesimlerinin, Türk şovenizminden etkilenmenin damga vurduğu planları benzer bir gerçekçilik anlayışından köken alıyor. Çünkü şovenizm zincirlerini kırmadan işçi ve emekçilerin asla özgürleşemeyeceği gibi defalarca sınanmış bir gerçeğe değil de, gerçeğin en sıradan, en kaba, en görünür yönü olan, milyonlarca emekçinin şovenizmin etkisi altında olduğu gerçeğine tabi bir plandır.

Politik gelişmeler karşısında gerekli pozisyonu belirleyip, kuvvetlerini buna göre düzenlemek yerine, elinde ne kadar kuvvet varsa o kadar politika yapmak, neden sayısız devrimci örgütün pratiğinde onlarca kez doğrulandığı gibi, kuvvet toplamaya, büyümeye değil de küçülmeye hizmet ediyor? Çünkü gerçeğin, politikayla canlı ilişki temelinde açığa çıkarılabilecek olan olanaklar yönüne değil de gerçeğin, eldeki kuvvetlerin dar anlamdaki nicelik ve niteliği gibi en görünür, en sıradan, en basit yönüne dayanıyor.

Gerçek durum zorluklarla doludur, güçleriniz, büyük bir mücadeleyi yürütmeye, büyük kuvvetleri yönetmeye yetersizdir. Bu yüzden işleri, görevleri, kurumların sayısını, müdahale edilecek politik gündemleri, “yönetilebilir bir küçüklüğe” kavuşturursunuz. Hedefleri küçültürsünüz. Bu, kuvvetlerinizin büyümesini sağlamaz. Hayal edilen “derinlemesine çalışma” asla gerçekleşmez, çünkü aklınız aynıysa, bir sonraki adımınız da aynıdır. Giderek büzüşür, giderek daralır, giderek küçülürsünüz.

Komünist öncünün bütün tarihinde, hedef küçültülerek elde edilmiş tek bir başarı yoktur. Aksine, başarısızlık dönemleri tek tek incelendiğinde görülecektir ki, bu dönemlere damga vuran, iddiasızlık ve hedef küçültmedir, “gerçek durumla uyumlu hale gelme” çabası ve sloganıdır, “her yere yumruk sallamaktan” kaçına kaçına yumruk atamaz hale gelmedir.

Öncü iddia, öncü bir aklı ve öncü bir gerçekçilik tarifini gerektirir.

Gerçeğin öyle değil de böyle olduğuna inanmak, kişiye sorumluluk yükler. Durum kendiliğinden değişmeyeceğine göre, kendi gücü de durumu değiştirmeye yetmediğine göre, kendisinde değiştirmesi gereken bir şeyler vardır.

Durumu değiştirme iradesinin zayıfladığı her durumda, mutlaka statükolar vardır. Ararsak bir yerlerde bulacağız. Kendine karşı dürüst bir devrimci, durumu değiştirme iradesinin zayıfladığı, daha azını yapmayı seçenek olarak gördüğü, herhangi bir politik gelişme karşısında ilgisiz kaldığı, daha büyük bir devrimciliğin herhangi bir örneğini sergilemekten vazgeçtiği her durumda, mutlaka dönüp kendisine sormalıdır: Acaba vazgeçemediğim nedir? Bende statükoya dönüşmüş ne var?

Aileyle görüşme olanağı? Sevgiliyle düzenli ilişki? Alanında başarılı olmak için yanında sürekli destek verip yol gösterecek bir yoldaşın varlığı? Zor kararlar almak zorunda kalmamanın konforu? Riskleri başkasının kendi yerine üstlenmesi? Düşünmek zorunda olmamanın konforu? Yayınları okumak yerine TV izlemek? Sosyal ilişkilerin genişliğinden vazgeçmemek? Alıştığı ve başarılı olduğu bir alandan uzaklaşmaktan kaçınmak? Karşıdevrimin saldırıları altında, kurulan örgütlerin, yapılan planların sürekli bozulduğu çalışma koşullarının “rutin” olduğunu ve devrimci çalışmayı bu koşullarda sürdürmek gerekliliğini kabullenmeyerek, daha “istikrarlı” koşullar aramak? Olağanüstü durumların sona erip, “olağan” bir dönemin başlayacağı fikri? Bunun kendiliğinden gelişebileceği beklentisinden vazgeçememe? Kendi gelişim ihtiyaçlarının, durumu değiştirmenin sorunlarından daha önde tutulmasını bekleme? Kolektif benim gelişim ihtiyaçlarımı karşılasın da, kolektifin gelişim ihtiyaçlarını kim nasıl karşılarsa karşılasın duygusu?

Durumu değiştirme iddiamızın zayıfladığı yerde, başarı ve başarısızlık, kararlılık ve kararsızlık, güçlülük ve zayıflık, kitlelerle ilişki ve ilişkisizlik gibi sayısız konudaki ölçülerimize bir soru sormak gerekmiyor mu? Buralarda yaşanan sürtünmeler, dünün ölçülerine alışmak ve bu ölçülerle düşünmeye devam etmekle ilgili değil mi? Hiçbir ölçümüzü değiştirip yeni koşullara uyarlamıyorsak, “gerçek hayatı” doğru algıladığımızı iddia edebilir miyiz?

Durumu değiştirmek için, kendi durumunu değiştirmek, dün olduğundan başka türlü düşünmek, davranmak ve yaşamak zorunlu hale geldiğinde, bir devrimci kendi durumunu değiştiremezse, o zaman durumun değiştirilemez olduğu fikri köklenmeye başlıyor. “Gerçeği” tarif ediş biçimi, kendi gerçeğini tarif ediş biçimiyle benzeşiyor. Ama buradan çıkılan yol, devrimci mücadelenin büyümesine gitmiyor.

Devrimci gerilimi taşımakta zorlanmak anlaşılır, ancak bunu taşımaktan başka da yol yok. Devrimci gerilimi azaltmak, ya verili gerçeği değiştirmekten ya da devrimciliğin çıtasını düşürmekten geçiyor. İşimiz kolay değil. Kolay olacağını da kimse vaat etmemişti zaten. Dönem, öncüyü göreve çağıran dönem. Geriye, bu “öncülük” tutumuna her gün yeniden ve yeniden karar vermek, ipi en önde göğüslemeye yeniden ve yeniden hazır hale gelmek kalıyor. Bizi, gerçek hayatın nasıl aktığı üzerine, amaçsız ve tarafsız bir tahayyül yönetemez. Gerçek durumun en önemli yönü, bağrında taşıdığı değişme imkanıdır.

ETHA