Filistin ulusal birliği ve sınıf çatışması

Filistin ulusal birliği ve sınıf çatışması

İşgale, emperyalist güçlere ve büyük Filistin burjuvazisine karşı mücadelede önemli dönüm bir noktasını oluşturan Oslo anlaşmasının imzalanmasından bu yana çeyrek asırlık bir zaman geçti. Bu anlaşma, intifada/halk devrimi aşamasından hayalet yönetim/sahte-devlet aşamasına doğru maddi dönüşümün başlangıcını belirler. Filistin halkının çoğunluğunun ve silahlı halk direniş hareketinin omuzlarında, Filistin meselesinin tasfiye girişimiyle çarpışacak ve halkın, toprağın ve haklarının birliğini koruyacak devrimci bir alternatif yaratma görevi yatıyor.

Ortadoğu –  9 Kasım 2018 – Cezayir, İrlanda, Hindistan, Güney Afrika ve başka yerlerde olduğu gibi, işgal ve sömürgeciliğe karşı çıkılan bir ülkede ulusal güçlerin konumları çatıştığında, bu çatışmanın motivasyonlarını sorgulamak, çatışmadan fayda sağlayanları ve de olumsuz etkilenenleri tespit etmek doğaldır.

Siyasi ve ideolojik mücadele, silahlı iç savaşa veya sivil çatışmaya doğru ilerleyebilir, özellikle de sömürgeci gücün bu duruma ilgisi uzaktan değilse.

Kuvvetler arasındaki çelişkileri incelerken, aynı zamanda, bu resmin çerçevesi dışında görünebilen ya da “arabulucu” rolünde ortaya çıkmaya çalışan “çevre” güçlerin rolünü de anlamalıyız. Gerçekte, bu güçlerin kendisi çatışmanın bir sebebi olabilir.

Sınıf tabanlı bir analiz, genel olarak bir aşamada solun düşüncesine hükmetmiş ve zaman zaman her konuyu ele almanın tek referansı haline gelmiş olsa da (maalesef ilgili konuların hariç tutulmasına varacak kadar), ne yazık ki, daha sonraki bir dönemde, çoğunlukla ya da tamamen namevcut hale geldi. Bu, özellikle Filistin ulusal siyasi sahnesindeki çelişkilerin yorumlanması açısından doğrudur.

Bu nedenle, entelektüel ve politik çelişkilerin genel yüzünü yansıtan, Filistinlilerin çatışan sınıf çıkarlarının eksik ve genel olsa bile bir resmini çizmek gerekir.

HÂKİM FİLİSTİN AZINLIĞI

Bunlar, halk önderliğini ve geçtiğimiz yüzyıldaki devrimci hareketleri de kapsayan Filistin önderliğine hâkim olan çıkar grupları ve kesimlerdir. Örneğin, bu kesimler, FKÖ, Filistin Yönetimi ve Filistin Ulusal Konseyi’nin kilit önderlik pozisyonlarına, Yüksek Arap Yönetimi’ne egemen olmuştur. Bu çıkar grupları, her aşamada değişime uğrayan sembollere ve sloganlara sahiptir. Önde gelen Filistinli aileler aynı olabilir; fakat bunların performansları değişen üretim biçimleriyle değişiyor; yabancı sömürgeciyle, gerici vesayet ve otorite sistemleriyle ve sonra da Siyonist işgal ile ilişkilerde yaşanan değişikliklerle değişiyor. Ancak, her durumda aynı merkezi konumu işgal ediyorlar.

Bu Filistinli azınlık, her aşamadan, savaştan, isyandan veya ayaklanmadan sonra bizi büyük felaketlere sürükledi. Bu felaketler, bir “Paşa” sınıfının, büyük toprak sahipleri, tüccarlar ve 1936 devriminin sona erdirilmesine katılan “figürleri” içeren Filistin feodalizminin kalıntılarının ellerinde gerçekleşti. Aynı durum, 1947 ve sonrasında da, 1987-1993 ve yine 2000-2005 yılları arasındaki büyük intifadaya son vermek için de yaşandı. Bol sermaye ve gücüyle, sayısı birkaç bini geçmeyen bu azınlık, Filistin halkının çoğunluğu üzerinde hakim olmaya ve Filistin’e dair siyasi kararların anahtarlarını ellerinde bulundurmaya devam ettikleri sürece halkımız, daha fazla hayal kırıklığı ve yenilgi acısı çekmeye devam edecektir.

BUGÜN BU AZINLIĞI KİM ŞEKİLLENDİRİYOR?

Bir kesimi tanımlamak ve onu “azınlığın sınıfı” olarak adlandırmak zordur. Bahsettiğimiz bu kesimin birden fazla kökü var; fakat Siyonist varlığın, gerici Arap rejimlerinin ve emperyalist güçlerin hizmetinde, örtüşen politik ve finansal kurumlar, bankalar, şirketler ve ekonomik projelerden oluşan bir ağ aracılığıyla çalışmaktadır. Özellikle 1994 yılında Filistin Yönetimi’nin kurulmasının ardından bir hükümeti, hapishaneleri, bakanlıkları ve elçilikleri var.

Silahlı direnişi hedef alan, Siyonist düşman ve yabancı istihbarat servisleri ile işbirliği yapan bu yönetim, hem Siyonist işgal hem de Oslo sınıfı diyebileceğimiz bu grup için bir araçtır. Yönetim, Filistinli bu azınlığın çıkarlarına adanmak ve kendi kurumlarında, güvenlik ve ekonomik sisteminde düşmanın “kabul” edilmesi için düşmanı korumak gibi ikili bir işleve sahiptir. Yönetim, ona Filistin halkının tek meşru temsilcisi ünvanını veren Araplar arasında ve uluslararası alanda resmi olarak tanınıyor oluşundan meşruiyet çıkarmaya devam ediyor. Ve Siyonist varlık, kendisine bağlı bu sınıfın ihtiyaçlarına “Judea ve Samaria’daki Filistin alanları içinde” pazardan bir pay vererek, Filistin toplumunda kendi konumunu güçlendirerek ve yönetimle küçük takipçisi veya ortağı olarak ilişkilenerek yanıt oluyor. Bu adımlar, “ekonomik barış” diye adlandırılan çerçevede resmileştiriliyor.

Diğer bir deyişle, iktidardaki Filistinli azınlık sınıfı, yüzlerce büyük kapitalist, onların ajanları, iş sahipleri ve işgalcilerle birlikte yürütülen projelerin alt yüklenicilerinden oluşan işgalin bir kuklasıdır. “Filistin Yönetimi”, bu büyük burjuvaların çıkar projeleri için kurulmuş yerel bir yönetimdir.

FKÖ ve Filistin Yönetimi önderliğinin pozisyonlarının eleştirisi, özünde, işgal altındaki Filistin’de bir komprador sınıf olarak hizmet veren “Wasta” sistemini (işgal ve kitleler arasında “arabulucular”) kuran egemen Filistinlilerin çıkarlarının eleştirisidir. Bu kesimler, Filistin politik karar alıcılığı üzerindeki kontrollerini, 1974’ten beri, yani “devrimin” ve Filistin kurumsallığının kontrolünü ele geçirdikleri ve giderek “Yönetim” dönemine doğru ilerledikleri zamandan beri sıkılaştırdılar. Bu geçiş, “özyönetim” çerçevesinin kabulü yoluyla, geleneksel Filistinli liderlerin ve güçlerin demokratik ve çarpık işleyişi üzerinden ve bu güçler içerisinde en büyük siyasi parti olan Fetih hareketi aracılığıyla gerçekleşti.

FİLİSTİN HALKININ ÇOĞUNLUĞUNU KİM OLUŞTURUYOR?

1948’den bu yana topraklarımızda birbirine bağlı biçimde yaşayan bir toplum değiliz artık; aksine işgal altındaki Filistin’in içindeki ve dışındaki birçok dağınık grup, topluluk ve komünite, onları birleştirecek bir köprüye ya da anlamlı ekonomik, politik ve örgütsel bağlantılara sahip değiller.

Bu dağınık insan kümelerinden en önemlileri, 60’tan fazla sayıda olan Filistin mülteci kamplarıdır. Bazıları, süregiden savaşlar, Siyonist ve zaman zaman resmi Arap katliamları ile ve diğer zamanlarda da ekonomik kuşatmalarla yok edildi. Kamplarda yaşayanların ıstırapları ırkçı yasalar, mültecilerin kimliklerinin reddedilmesi ve devam eden yeniden yerleşim projeleri ile günlük olarak devam ediyor. Onlar işgal altındaki topraklarda ve sürgünde, kuşatma ve yoksulluk altında inleyen “kantonlar” gibiler ve işçi sınıfları ve diğer marjinalleşmiş kesimlerle Filistin halkının çoğunluğunu oluşturuyorlar. Bu Filistinli sefalet kuşakları, Naqab’dan Jabalya’ya, Şatila’dan, Bekaa’dan ve Yarmouk’tan uzak göç alanlarına kadar uzanırlar. Devam eden aldatmacalar karşısında hayal kırıklığı, öfke ve hiddet duygusuyla dolu sanki birer adalarmış gibi mücadelelerinin izole edilmişliğiyle yüzleşirler.

ONLAR KİM, VE BİZ KİMİZ?

Yani, iki çelişkili güç görüyoruz. Filistinli çoğunluk tecrit, marjinalleşme ve yoksullaşma ile yaşarken, azınlık 40 milyar dolarlık bir servetin çabası içinde, güvenli ve korumalı bir hayat yaşıyor, saraylarda yaşıyor, servet biriktiriyor, çocuklarını Amerika ve Avrupa’nın önde gelen üniversitelerine ve kurumlarına gönderiyor; kitlelerin çalışmalarına ve fedakarlıklarına kıyasla ulusal kurtuluş mücadelesinde hiçbir insani bedel ödemiyor.

Egemen azınlık ile ezici çoğunluk arasındaki sınıf çatışması şiddetlendikçe, bu azınlık kendi sorunlarını, ekonomik ve politik krizlerini çoğunluğun ulusal hakları pahasına çözmeye girişmektedir: geri dönüş hakkını baltalamak; şehit, mahkum ve yaralıların haklarına el koymak; kamu mülkünü yağmalamak. Bu sınıf, çoğunluğu oluşturanları politik olarak, özellikle de nihayetinde Filistinli büyük burjuvazinin bir projesi olan sözde “bağımsız Filistin devleti” sloganıyla aldatmaya çalışır. Ancak, bu projenin başarısızlığa mahkum oluşu şu sonuçlarının açıklığa kavuşturulmasıyla daha da anlaşılır olacaktır: yoğunlaştırılmış yerleşim inşasının önlenmesinin başarılamaması, Kudüs’ün Yahudileştirilmesi, Gazze’deki kuşatmanın ve mültecilerin geri dönüşünün reddedilişinin devam etmesi. Düşmanın politikaları, hatta onun buldozerleri ve uçakları, bir anlamda, düşmanın kendisinin yarattığı “Filistin devleti” ikonunu yok eden bir gerçeklik yaratıyor.

Filistin halkının çoğunluğu, “devrim”, FKÖ ve Filistin ulusal projesi içerisindeki doğal konumları da dahil olmak üzere neredeyse her şeyi, her şeyin kontrolünü ele geçiren büyük kapitalist sınıfın lehine kaybetti. Devrimin ve FKÖ’nün dayanaklarını inşa etmiş olanlar halk sınıflarıysa, bugün bu kesimler kendilerini yolun kenarına fırlatılmış halde bulacaklardır. Evet, işgal altındaki Filistin’de mücadele içindeki emekçi sınıflar -işçi, köylü, balıkçı, avukat, mühendis, öğretmen, öğrenci, zanaatkâr ve hatta küçük fabrikaların, atölyelerin ve projelerin sahipleri- devrimin, intifadaların ve silahlı mücadelenin tüm yüklerini taşıdılar. Onlar, Filistin saraylarının ve Siyonist varlığın tarihi muhalifleridirler. Onlar, özellikle kamplarda, mücadelenin tamamlanmasındaki başlıca paydaşlardır: geri dönüş ve kurtuluşla tamamlanacak mücadelenin.

Devrimi inşa eden bu büyük Filistin halk bloğu, hayali bir “devlet” arayışında değil. Toprakların, gasp edilmiş olan mülk ve hakların restorasyonu için savaşıyor. Halk sınıfları, fakirleşmiş topluluklar ve marjinal gruplar, rollerine geri dönüp dağılmış ve yozlaşmış olan devrimi nasıl geri kazanabilirler?

Bu hedefe ulaşmak, bu çoğunluğun devrimdeki ve toplumsal değişim hareketindeki tarihsel rolünün farkında olmasını gerektirmektedir. Bu rol, Amerikan-Siyonist-gerici tasfiye projesini boşa çıkarmakla kalmayıp, aynı zamanda Filistinli hayali “devlet” azınlığı projesini de yenilgiye uğratmalı ve bunun yerine kapsamlı değişim için bir hareket ve bir devrim sürecine doğru ilerlemelidir. Bu kez, Filistin ulusal kurtuluş mücadelesi tarihinde ilk kez olmak üzere devrime halk sınıfları tarafından önderlik edilmelidir.

“Ulusal mutabakat”, “bölünmenin sonlandırılması”, “tek meşru temsilci”, “Filistin devleti”, “ulusal proje”, “bağımsızlık”, “özgürlük”, “meşruiyet”, “Kudüs”, “halk direnişi” ve “kendi kaderini tayin hakkı” gibi slogan ve sözcükler, diğer daha pek çoğu arasında, acımasızca sömürüldü. Bugün şöyle bir test ederseniz, her Filistinli partinin bu kavramlara ilişkin kendi tanımına sahip olduğunu göreceksiniz. Filistin politik söyleminin genel olarak bozulması ve mevcut siyasi durumun haklı gösterilmesine yönelik aldatıcı dil ve kavramların kullanılması, yönetici sınıfın, entelektüellerinin ve medyadaki araçlarının sürekli politikalarıdır.

ULUSLARARASI ÇELİŞKİLER VE “BARIŞ SÜRECİ”

Hiçbir şey Filistinlilerin içsel çelişkisini, “barış sürecine” dair ortaya çıkan yaklaşımlardan daha açık bir şekilde ortaya koymaz. Filistinli partileri daha doğru tanımlamak için “barış süreci” ile ilgili konumlarından daha iyi bir konu bulamazsınız. Bunun nedeni, bu aldatıcı projenin belli aşamalarında, Oslo sınıfı ve Filistin halk sınıfları arasındaki çelişkinin açıkça ortaya çıkmasıdır. Filistin halkı için “barış süreci”, sömürgeleştirme, etnik temizlik ve hareketlerinin pasifleştirilmesi yoluyla, davalarının kapsamlı bir tasfiyesi anlamına gelir; Filistin mali sınıfı için ise bu, kârlı bir süreç ve bir yaşam tarzıdır!

İşgale, emperyalist güçlere ve büyük Filistin burjuvazisine karşı mücadelede önemli dönüm bir noktasını oluşturan Oslo anlaşmasının imzalanmasından bu yana çeyrek asırlık bir zaman geçti. Bu anlaşma, intifada/halk devrimi aşamasından hayalet yönetim/sahte-devlet aşamasına doğru maddi dönüşümün başlangıcını belirler. Filistin halkının çoğunluğunun ve silahlı halk direniş hareketinin omuzlarında, Filistin meselesinin tasfiye girişimiyle çarpışacak ve halkın, toprağın ve haklarının birliğini koruyacak devrimci bir alternatif yaratma görevi yatıyor.

*Ahmad Sa’adat’a Özgürlük Kampanyası koordinatörü Filistinli yazar Halid Barakat’ın bu makalesi, orijinal olarak 2 Kasım 2018’de Al-Adab dergisinde Arapça olarak yayınlandı. Ivana Benario ETHA için çevirdi.