Krize, savaşa ve faşizme karşı birleşelim

Krize, savaşa ve faşizme karşı birleşelim

Politik gelişmeler, Saray’ın savaş politikasında ısrar edeceğini, bir “beka” sorunu olarak ele aldığını gösteriyor. Mevcut mali-iktisadi kriz koşullarında faşist zorbalığın artacağı, faşist saldırganlığın daha örgütlü bir biçim olarak devreye sokulacağının işaretlerini ele veriyor. Dolayısıyla, krize, savaşa ve faşizme karşı mücadelenin zemini ve görevleri de giderek daha yoğun biçimde iç içe geçen bir seyir izlemektedir. Zaman zaman birinin öne çıkması diğerlerinin geri plana itilmesini gerektirmez. Özgürlük, demokrasi ve barış güçlerinin bunu gözeten bir hattan yürümesi, ortak bir mücadele ekseninin oluşturulması bakımından önemlidir.

3 Kasım 2018 – Atılım gazetesinin bu haftaki “Gündem” köşesinde Saray’ın savaş politikalarında ısrar etmesi ve kriz koşullarında yerel seçimlere ırkçılığı ve faşist milliyetçiliği arkalayarak gitmesi işlendi.

Atılım Gazetesi’nin Gündem yazısı şöyle:

Son 20 yıldan bu yana dünya yerel ve bölgesel savaşlarla yıkıma sürükleniyor. Emperyalist devletler birbirlerinin ayağını kaydırmak, hegemonya alanlarını ele geçirmek için kıyasıya rekabet ediyor. Buna bağlı olarak da daha fazla silahlanma, toplumu militarize etme, ırkçılık ve şovenizm pompalanıyor. Kuşkusuz bu durum, emperyalist dünyanın içinde bulunduğu çözümsüzlük sarmalından, varoluşsal krizinden bağımsız değil. Kurdukları ittifakları, işbirliği ve saflaşmaları bunun bir aracı olarak kullanıyorlar.

İstanbul’da toplanan Dörtlü Zirve bu politikanın bir parçası olarak değerlendirilebilir. Toplantıdan güç alan Erdoğan ertesi gün Kobane üzerine top ve obüs atışları gerçekleştirdi. Ardından Gire Spi’ye saldırdı. Bir süreden beri Erdoğan’ın “Fırat’ın doğusuna gireceğiz” açıklamaları ile birlikte Efrin’den sonra işgalci savaş giderek gerçeklik olarak dayatılıyor. Zirveyi biraz da buradan okumak gerekiyor. Türk sömürgeciliğinin, Rojava devrimini ezme ve Kürt halkının kazanımlarını ortadan kaldırarak kan gölüne dönüştürme hesapları var.

Faşist şef için halklarımızın yıkıma sürüklenmesinin, mali sermaye oligarşisinin çıkarları için halkın çocuklarının ölüme gönderilmesinin bir önemi yok. Yeter ki faşist şefin istek ve amaçları gerçekleşsin. Sömürgeci savaş uğruna Dersim’de donarak ölen askerlerin ardından sarf ettiği “Şehadetin içinde kurşunla şehadete yürümek de var, donarak şehadete yürümek de var” sözleri, Erdoğan’ın Sarıkamış’ta 90 bin askerin donarak ölümüne yol açan Enver Paşa’yla aynı zihniyette olduğunu ortaya koyuyor. Birinde 90 bin diğerinde iki askerin ölmüş olması yaklaşım ortaklığını değiştirmez.

Saray 24 Haziran seçimlerinden önce de Efrin’e saldırarak işgal etmiş, yelkenlerini şişirdiği şovenizm rüzgarıyla da kitle desteğini konsilide etmişti. Bu kez yerel seçimlerden önce benzer bir yol izleyeceğine dair güçlü işaretler var. Tüm bunlar, Kürt özgürlük mücadelesinin, devrimci ve demokratik direniş güçlerinin bastırılması üzerine kurulu işgalci savaş amaçları dışında, krizi savaşla aşma politikasını ısıtmak istediğini gösteriyor. Politik İslamcı faşist şeflik rejimi, kendisini ayakta tutmak için halklara savaş açma dışında başka bir seçenek bulamamaktadır. Bir bakıma çözümsüzdür. Faşist şefin çözümü savaş, yine savaştır. Kapitalist krizi aşmak için işçiye, emekçiye, yoksula karşı savaş vermektedir. İlan edilen YEP gibi programlar aslında sermayenin emekçiye karşı savaş programlarıdır. Kriz derinleştikçe halka savaş programları daha sert biçimde devreye girecektir.

Türk işbirlikçi burjuvazisi palazlanmak için işçiye çoktan savaş açmış durumda. Yıllardan beri örgütsüz, sendikasız, karın tokluğuna çalışan işçiler bir avuç kapitalistin karları uğruna kitlesel olarak ölüme gönderilmektedir. “En büyük eserim, zafer anıtı” diye övünülen 3. Havalimanı işçilerin kanı üzerine yükselmiştir. Altı işçi mezarlığı, üstü “anıt” olan bu havaalanı, kapitalizmin işçilerin kanını emerek, aşırı sömürü ile büyüdüğünün kanıtıdır. Yükselen AVM’ler, gökdelenler, havaalanları inşaatlarında binlerce işçinin iş cinayetleriyle hayatını kaybetmesi yanında yoksulluk, açlık pençesine düşürülerek, çürümeye itilerek de yaşamını çalmaktadır. Bu, sermayenin işçiye karşı açık savaşı değil de nedir?

Saray’da somutlaşan işbirlikçi kapitalist sistem büyümek için kendisiyle birlikte insanlığı da krize sürüklüyor. Doğanın tahribi, ekolojik yıkım ve kent suçları ile insanlığın geleceğini tehlikeye atıyor. En verimli alanlar, ormanlar, yakılıyor, yıkılıyor, talana açılıyor.

Erkek egemen kapitalist sistem kadınlarla da savaş halindedir. Son yıllarda kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri cins kırımına dönüşmüştür. Katledilen kadınların istatistik bilgileri çıkarılsa, savaş bilançosu daha net görülecektir.

Politik gelişmeler, Saray’ın savaş politikasında ısrar edeceğini, bir “beka” sorunu olarak ele aldığını gösteriyor. Mevcut mali-iktisadi kriz koşullarında faşist zorbalığın artacağı, faşist saldırganlığın daha örgütlü bir biçim olarak devreye sokulacağının işaretlerini ele veriyor. Dolayısıyla, krize, savaşa ve faşizme karşı mücadelenin zemini ve görevleri de giderek daha yoğun biçimde iç içe geçen bir seyir izlemektedir. Zaman zaman birinin öne çıkması diğerlerinin geri plana itilmesini gerektirmez. Özgürlük, demokrasi ve barış güçlerinin bunu gözeten bir hattan yürümesi ortak bir mücadele ekseninin oluşturulması bakımından önemlidir.

Savaşa karşı barış, ekonomik krize karşı toplumsal dayanışma, faşizme karşı birleşik mücadele sorunlarını iç içe ve birlikte ele almak gerekir. Nihayetinde faşizmi yıkmadan ne sömürgeci işgale savaşa son verilebilir ne de ekonomik kriz altında inleyen milyonların toplumsal kurtuluş özlemlerinin önü açılabilir.

Geçtiğimiz günlerde krize karşı ortak bir deklarasyon yayınlayan konfederasyonlar ve siyasi partilerin oluşturduğu birlik, bu dönemde çok önemli bir rol oynayabilir. Açıklanan deklarasyon ekseninde krize karşı mücadelenin yerelleşmesi ve örgütlenmesi mutlaka sağlanmalıdır. Birliğin salt bir deklarasyon açıklaması ile yetinmeyerek, yüzeysel yaklaşımlara kapılmadan fabrikalarda, havzalarda, değişik kentlerde toplumsal kesimleri de kapsayan bir biçimde faşizme ve savaşa karşı toplumsal zeminin inşası için fırsata dönüştürebilir.

Aynı şekilde, HDP ve HDK’nin de içinde olduğu geniş toplumsal muhalefet güçlerinin ortaklaşarak hazırlıklarını sürdürdükleri “Yerel Demokrasi Buluşmaları” girişimi de var. Bu çaba ve hareket, savaşa, işgale, faşizme ve krizin emekçilerin üzerine yıkma çabalarına karşı yerel toplumsal dinamiklerin buluşması, ortak bir demokratik dayanışma ve direniş ekseni oluşturulması bakımından değerlendirilebilir. Mevcut koşullar hiçbir savsaklamaya, ötelemeye mahal vermeden halklarımızın birleşik bir mücadele eksenin örgütlenmesini koşulluyor. Özgürlük, demokrasi, emek ve barış güçlerinin inisiyatif kazanması, faşizme ve savaşa karşı mücadele dinamiklerinin yerelde hızla örgütlenmesinden geçmektedir.

Saray’ın kriz koşullarında yerel seçimlere ırkçılığı ve faşist milliyetçiliği arkalayacak, kitlelerin faşist partiler etrafında toplanmasını sağlamadan seçimlere hazırlanmayacağını görmeliyiz. Bu nedenle, yerel seçim mücadelesine hazırlığı savaşa, krize ve faşizme karşı mücadele eksenini örgütleyerek, toplumsallaştırarak yürütmek gerektiği çok açık. IŞİD Kobane’ye saldırdı yenildi. Şimdi savaş ve işgal bayrağını faşist şef yükseltiyor. Kobane, IŞİD’in bölgesel yenilgisinin başlangıcı olmuştu. Şimdi ise politik İslamcı saray faşizminin yıkılışının başlangıcına dönüştürülmelidir. Bu da savaşa ve faşizme karşı halklarımızın birleşik örgütlü mücadelesinden geçmektedir.