Özgürlüğe ve sosyalizme adanmış bir yaşam: STALİN – Tahir Laçin

Özgürlüğe ve sosyalizme adanmış bir yaşam: STALİN – Tahir Laçin

Gürcistan’ın küçük bir kenti olan Gori’de 18 Aralık 1879 yılında doğan Jozef Vassarionoviç Çugaşvili, yani bilinen adıyla Jozef Stalin, on dört yaşına geldiğinde sosyalist düşüncelerle tanışır. İşçi bir anne ve babanın oğlu olan Stalin yoksulluğun, adaletsizliğin nedenlerini sürekli sorgular. Sorgulamakla da yetinmez. Rusya’daki aydınların, Avrupa’daki devrimci sosyalist gelişmeleri öğrendikçe kurulu düzene itiraz eden ve onu değiştirme, daha doğrusu yıkma gereğini çok hızlı kavrayandı. İnandıklarını okuduğu ilahiyat okulundaki arkadaşlarına da taşımaya giriştiği için önce disiplin cezaları alır, daha sonra okuldan kovulur. Stalin bunun daha sonraki yaşamında tayin edici rol oynadığını söyler.

18 Aralık 2018 – “Sosyalizmi gerçekleştiren ilk ülke o anda gericiliğin bütün kudurgan güçlerinin kendisine hep birden saldırdıklarını görecektir. Eğer bu ülke, öteki ülkelerin işçi sınıfının örgütlenecek ve ayaklanacak zamanı bulabilmeleri için silaha sarılmaya kurşuna kurşunla yanıt vermeye hazırlıklı değilse, yok olup gidecekler.”(JAVERS)

Javers’in bu tespitindeki haklılığı defalarca kanıtlandı. Proleter devrimin gerçekleştiği ilk andan başlayarak içeride ve dışarıda bu durumu ezmek, yok etmek için emperyalistler, gericiler her taraftan saldırmaya başladılar. Bolşevikler ve Sovyetler bu karşı devrimci saldırıya hazırlandıkları “kurşuna kurşunla yanıt vermeyi” örgütleyebildikleri için “yok olup” gitmediler. İktidarı ele aldıktan sonra onu elde tutmak için tarihinin en büyük kavgasına giriştiler. Bu yalnızca silahlı bir savaşım değildi. Daha da önemlisi emperyalist savaşın, iç savaşın yarattığı ekonomik, sosyal, kültürel yıkımın boyutları çok büyüktü. Yoksulluk, sefalet, açlık kol geziyordu. Binlerce insan beslenemediği için ölüyordu. Bütün bu ve diğer ağır sorunlarla baş etmek, yeni bir yaşam, mutlu bir yaşam kurmak için, güçlü bir devrimci iradeye, önderliğe, liderliğe ve sarsılmaz bir inanç ve iradeye ihtiyaç vardı. Lenin’in önderliğindeki Bolşevik Parti(BP) bu inançlı, kararlı önderliğin tartışılmaz gücü olarak ortaya çıkmıştı. Ekim Devrimi’ne giden yolda “Tüm İktidar Sovyetlere” şiarını yükselterek, bunun için milyonlarca işçi ve emekçiyi seferber ederek, Çarlık artığı orduların, Rus burjuvazisi ve onunla işbirliği yapan Menşevik ve Sosyalist Devrimcileri(SD) yenilgiye uğrattılar. Daha da önemlisi emperyalist savaş ve kuşatmayı doğru taktik politikalarla sürdürmeyi, inançlı savaşımla yenmeyi, zaferler kazanarak ilerlemeyi başardılar.

Her fırsatta kendisini “Lenin’in öğrencisi” olarak tarif eden ve Lenin’in Bolşevik Parti’de en fazla güvendiği ve en zor sorunların çözümü söz konusu olduğunda tereddütsüz önerdiği isim Stalin’di. Bolşevik önderlikte yer alan ve devrim yıllarının her dürüst tanığı bu gerçeği hep dile getirir. K. Voroşilov şöyle diyor: “Merkez Komitesi 1918-’20 yılları arasında cepheden cepheye, devrimin en fazla tehlikede olduğu yere gönderdiği tek kişi Stalin’di.”

Gürcistan’ın küçük bir kenti olan Gori’de 18 Aralık 1879 yılında doğan Jozef Vassarionoviç Çugaşvili, yani bilinen adıyla Jozef Stalin, on dört yaşına geldiğinde sosyalist düşüncelerle tanışır. İşçi bir anne ve babanın oğlu olan Stalin yoksulluğun, adaletsizliğin nedenlerini sürekli sorgular. Sorgulamakla da yetinmez. Rusya’daki aydınların, Avrupa’daki devrimci sosyalist gelişmeleri öğrendikçe kurulu düzene itiraz eden ve onu değiştirme, daha doğrusu yıkma gereğini çok hızlı kavrayandı. İnandıklarını okuduğu ilahiyat okulundaki arkadaşlarına da taşımaya giriştiği için önce disiplin cezaları alır, daha sonra okuldan kovulur. Stalin bunun daha sonraki yaşamında tayin edici rol oynadığını söyler. O artık tüm inancı ve gücüyle kavgaya atılır. Aynı zamanda bir halklar hapishanesi olan Rusya’da Çarlık zulmüne, sömürü ve talanına karşı örgütlü bir savaşıma atılır. O RSDİP saflarında örgütlü bir savaşçıdır artık. Lenin’i yazılarından tanır. Ve onun yazılarından etkilenir. Önce Tiflis daha sonra de Bakü’de yönetici, örgütsel çalışma görevleri alır. Bu dönemden başlayarak altı kez tutuklanır. Hapis yatar ve Sibirya’nın farklı yerlerine sürgüne gönderilir. Dışarda olduğu gibi hapishane ve sürgünde de örgütlü ve disiplinli yaşamı elden bırakmaz. Sürgünde her seferinde kaçmayı başarır. Şubat 1917 Devrimi gerçekleştiğinde, o ve Bolşevik Parti’nin birçok önder kadrosu Sibirya’da sürgündeydiler. Devrimin hemen ardından sürgünden dönerek, devrimin ilerletilmesi için hızla işe koyuldular.

RSDİP, Menşevik ve Bolşevikler olarak ayrıştığında Stalin, hiç kuşku yok ki Lenin’le birlikte BP’nin yönetiminde, Rusya sorumlusu olarak yer alıyordu. Stalin, ” Kafkasların Lenin’i” olarak nam salmıştı. Rus burjuvazisi ve onun destekleyicisi güçlere karşı Ekim Sosyalist Devrimi’ni örgütleme, silahla zorla ele geçirme kararı sonrası oluşturulan Devrimci Askeri Komite’nin başındaydı Stalin. 26 Ekim 1917 günü St. Petersburg’da harekete geçilerek devletin tüm kurumları ele geçirildi.

Aynı günün gecesi toplanan Tüm Rusya Sovyetleri kendini iktidar erki ilan ederken, Lenin’in başkanlığında Stalin’in de içinde yer aldığı 15 kişilik bir devlet konseyi seçilir. Bu tarihsel andan başlamak üzere Lenin, Stalin ve Bolşevik önderler, proletarya iktidarına, sosyalizme düşman iç ve dış güçlere karşı yaşam savaşına giriştiler. “Başarılamaz”, “yıkılır” ve proleter iktidara ömür biçenler yanıldılar. Proletarya iktidarı her geçen gün sağlamlaştı. Açlık ve sefalete, emperyalistlerin ekonomik, diplomatik vs. ablukasını yarma ve bu ağır, acımasız durumdan çıkma görevi gelip dayandığında, NEP(Yeni Ekonomik Politika) ile gerekli adımlar atıldı. Birkaç yıl içinde ekonomide belli düzeyde canlanma yaşatıldı. Açlık ve yoksulluk belli düzeyde geriletildi. Hiç kuşku yok ki, Lenin Bolşevik Parti’nin tartışılmaz otoritesiydi. Stalin ise Lenin’le uyumlu çalışan ve onunla her kritik anda aynı safta yer alandı. Bu gerçekliktir ki Lenin, Stalin’i partinin genel sekreteri olarak önerir ve seçtirir. Lenin Ocak 1924’te öldüğünde artık yeni bir döneme girilecektir. Stalin partinin ve Sovyet delegelerinin ezici çoğunluğunun desteğini alarak, proletarya iktidarını sağlamlaştırma, sosyalizmi inşa savaşımına girişti. Bolşevik Parti’de kendisine ciddi muhalefet eden ve giderek sertleşenlere karşı, bu iç mücadelede hep galip çıktı.

BP’nin ve sosyalistlerin Marksizm ve Leninizim güzergâhında ilerlemeyi esas aldılar. Parti içindeki muhalefet demokratik merkezciliğe uyduğu sürece hiçbir zaman onlara karşı bir yaptırıma gidilmedi. Ne zamanki disiplini, merkeziyetçiliği hiçe sayıp gizli örgütlemeye ve çalışmaya başladılar. O zaman parti tüzüğü, hukuku işlemeye başlar. Görevlerden alma, partiden atma ve bu davranış ve eylemlerinde ısrar edenleri sürgün etmeye varan cezalar uygulanır. Bu süreçte “Birinci Beş Yıllık Plan”, ekonomide sanayileşme hayata geçirilir. Bu ekonomik plana orta burjuvazi ve zengin köylülük(Kulaklar) itiraz eder. Saldırılara sabotajlara giriştiler. Ama bu, karşı devrimcileri bekleyen sonu, tasfiyeyi engelleyemez. “İkinci Beş Yıllık Plan” birinci planın dört yıl gibi kısa bir zaman ardından yürürlüğe girdi. BP ve Sovyetler bu ekonomik planın arkasında güçlü bir şekilde yer alır.

Lenin’in ölümünden önce Rusya tanımlamasının yerini; “Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği”(SSCB) alır. On yedi ulus ve ulusal toplulukların yer aldığı bu birlik, eşit ve özgür birlikteliğin tarihte ilk ve en güzel örneğini sunuyordu.

1934’e gelindiğinde SSCB’de işçi ve emekçi köylüler büyük bir yaratıcılıkla, fedakârlıkla, ekonomide muazzam başarılar sağlıyorlardı. SSCB’deki bu “inanılmaz” gelişmeyi ve ilerlemeyi gören içteki ve dıştaki düşmanlar onun gelişimini baltalamak, yönetimi zaafa uğratmak, devirmek için, çok farklı hesaplar, planlar ve çalışmalar yapmaktan vazgeçmiyorlardı. BP’nin ve Sovyetlerin genç ve sevilen önderlerinden Kriov bu kirli planın amaçları sonucu öldürüldü. Bu suikast BP ve Stalin için uyarıcı bir etkiye sahipti. Bir taraftan yaklaşmakta olan emperyalist savaş ve buna başta sanayide olmak üzere ekonomik, askeri, diplomatik ve Sovyet insanının hazırlanması zorunluluğu, diğer yandan SSCB’de “siyasal iktidarı devirme kararı almış, emperyalist ortaklarla işbirliğine girmiş karşı devrimci odaklarla hesaplaşmak kaçınılmaz hale gelir. 1936-‘37’ye gelindiğinde SSCB artık ağır sanayisi olmayan geri bir ekonomiye sahip bir ülke olmaktan çıkıp, Avrupa’nın en gelişmiş ülkelerine yetişmiş ve geçmeyi başarmıştı. ABD’nin ardından en gelişmiş ikinci ekonomiydi. Eğitimde, kültürel gelişmede, kadınların ekonomik, sosyal ve siyasal yaşama katılmasında, uluslar ve ulusal toplulukların her yönüyle büyük gelişmeler kaydettiği ve “inanılmaz olanın” başarıldığı bir dönemdir. Hiç kuşku yok ki Stalin, bütün bu gelişmelerde birinci derecede rol oynuyordu.

Lenin’in ölümü ardından, BP’ deki önceye dayanan gruplaşmalar yeniden belirginleşmeye başlamıştı. Daha önce Lenin’e karşı duranların başında Troçki, Zinoyev ve Kamenev geliyordu. Bunlara daha sonra Buharin’de eklenir. Troçki’nin güçlü bir egoya sahip olduğu, kendine hayran, Bolşeviklere, Lenin’e karşı Menşeviklerle ve Plahanov ile birlikte hareket etmişti. Ekim Devrimi’nin öngünlerinde grubuyla birlikte Bolşeviklere katılmıştı. Sovyetlerde sosyalist insanın başarılacağına inanıyordu. Kamenev ve Zinoyev’de, daha sonra bu koraya katılan Buharin vd. muhaliflerde sosyalist inşanın gerçekleşmesinin başarılamayacağını; bu nedenle sömürücü sınıflar ve burjuvaziyi tasfiye planına karşı çıkıyorlardı. Bu temel savunmaya uygun olarak bu muhalifler Stalin’e karşı birleşirler. Stalin ise sosyalizmin inşasına hiç vakit kaybetmeden başlanmasını, sömürücü sınıfları, burjuvaziyi tasfiye etmenin zorunlu olduğunu savunuyordu. Ona göre Batı devletlerine yetişmezsek SSCB’nin ayakta kalamayacağını savunuyordu. Stalin BP’yi ve Sovyetleri bu temel yaklaşıma kazanmayı ve ezici bir çoğunlukla karar aldırmayı başarır. “Olmaz, başarılamaz” denilen olur ve başarılır. Ama “muhalif” gruplar bütün bu gelişmeleri görmeye, başarıları kabule yanaşmazlar. Aksine, Stalin önderliğindeki Sovyet iktidarını darbe ile devirmek için kirli bir ittifak ve çalışma başlatırlar. Ekonomide sabotajlar ve Kirov’a suikasta varan alçakça işlere girişirler. Sovyet iktidarı Kirov’un öldürülmesi ardından öldüreni yakalar. Ve ölümle cezalandırır. Kamanev ve Zinoyev’e de” suikastı teşvik ettikleri, zemin hazırladıkları” için çeşitli cezalar verilir. Bu şahıslar suçlamaları kabul ederler. Ancak olaylar ve gelişmeler bunlarla sınırlı kalmaz. Ordunun komuta kademesinde örgütlenmiş, biri mareşal, yedisi Subay bir darbeci ihanet grubu açığa çıkarılır. “Tuhaçevski olayı” olarak bilinen bu ihanet çetesinin Hitler Almanya’sı ile ilişkisi olduğu açığa çıkarılır. Böylece 1937-’38 yıllarını kapsayan “temizlik dönemi” başlar. Hiç kuşku yok ki bütün bu süreci Bolşevik Parti Politbüro ve onun önderi durumunda olan Stalin yürütür. İçişleri Bakanlığı’nda örgütlenen Troçkist karşı devrimci yapı bu “temizlik” harekâtını bilinçli ve kasıtlı olarak sürekli genişleterek, dürüst, çalışkan Bolşevikleri de bu komplolarına çeşitli biçimlerde dahil ederek hapse, sürgüne ya da idama gönderirler. Bu durum denetim sonucunda ortaya çıkarılınca sorumlular tutuklanır. Suçlarını itiraf ederler ve hak ettikleri gibi cezalandırılırlar. Sovyet yönetimi, haksız yere tutuklanmış, sürgüne gönderilmiş tüm insanları serbest bırakır ve itibarlarını iade eder. Ölüme gönderilmişler için de bizzat Stalin özür diler.

Sovyet iktidarı her şeye rağmen büyük bir tehlikeden, sancılı da olsa kurtulmuştur. Bir yanda Japonların diğer yandan Hitler Almanya’sının SSCB’ye saldırmak için hazırlandıklarını, Stalin ve Bolşevik önderlik öngörür ve bu saldırganlığa karşı Sovyet halkını güçlü şekilde hazırlamaya çağırır. Almanya, Japonya ve İtalya “Anti Komiter Pakt”ı çoktan kurmuşlardır. Bunun anlamı, Sovyetlere karşı ortak savaşım anlaşmasıdır.

Stalin aynı zamanda bir taktik ustasıdır. İngilizler ve Fransızların Hitlere tavizler vererek, onu kendilerinden uzak tutarak SSCB’ye saldırması için yoğun çaba içinde olduklarını da, ABD’nin çeşitli teşviklerle Japonya’yı Sovyetlere saldırtma girişimlerini de görür. Sovyetler öncelikle İngiltere ve Fransayla, saldırgan emperyalist devletlere karşı ortak savaşım ve karşılıklı saldırmazlık anlaşması imzalamaya çalışır. Ancak İngiliz ve Fransız emperyalistleri Sovyetleri oyalamaya koyulup ve ciddi bir anlaşmaya yanaşmazlar. Molotov, Dışişleri Komitesindedir. Bu dönemi anlatırken yukarıdaki gerçeği açıklar ve ardından; “Bizim zamana ihtiyacımız vardı” keza kimi ekonomik tavizler öneren Almanya ile bir “Saldırmazlık anlaşması imzalamak önümüze geldi ve biz İngiliz ve Fransız’ların ciddi bir anlaşmaya yaklaşmayacaklarını gördükten sonra, Hitler Almanyasıyla ‘saldırmazlık ve dostluk anlaşması’ imzalamaya karar verdik” der. Stalin, bu anlaşma ne kadar uzun sürerse SSCB kaçınılmaz olan savaşa daha güçlü hazırlanmış olacaktır. bu nedenle savaşı başlatacak her türlü girişimden vs. uzak durmaya çalışıyordu. Neticede Hitler Almanyası 22 Haziran 1941’de SB’ne karşı saldırıyı başlatır. Bütün askeri ve siyasi otoriteler SSCB’nin kısa zamanda Hitler savaş makinesine yenileceğini söyler, yazar ve ve ileri sürerler. Bu yargıya katılan biri daha vardır, o da Troçkiydi. Troçki, Stalin önderliğindeki Bolşeviklerin içerde ve dışarıda işçi ve halklar nezdinde yarattıkları olumsuz ortam nedeniyle destek bulamayacağını ve kısa zamanda yenileceğini söylüyordu. Bu yanılgı ardından Alman ve Japonlarla sürdürdüğü ilişkilere dayanarak iktidara kendilerinin geleceğinin hayalini de kuruyordu. Bu uğursuz öngörü ve karşı devrimci arzu gerçekleşmeyecektir.

Hitler üç ayda Moskova’yı alarak Sovyetleri ağır bir yenilgiye uğratıp, hakimiyet kuracağını planlayarak başlattıkları savaş istedikleri gibi ilerlemedi. İlk saldırı anında yaşanan kimi sorunları hemen aşan Kızıl Ordu güçlü bir savunma hattı oluşturmayı başarır. Günler, haftalar, aylar geçmeye başlar. Hitler’in orduları bir türlü planladıkları gibi ilerleyemiyor ve çok ağır kayıplar veriyordu. Yeni ve seçkin birlikler takviye ediliyordu. Ama Başkomutan Stalin de gerekli tedbirleri almayı, hareketli yedek güçler hazırlamayı, savunma hatlarını güçlendirmeyi, Sovyet insanlarını büyük bir kararlılıkla seferber etmeyi başarıyordu. Sovyetler Birliği’ni oluşturan tüm ulus ve ulusal topluluklardan kadın ve erkekler, Sovyet anavatanlarını savunmak için, tarihte görülmemiş bir seferberlik içindeydi. Dünyanın her yerinde SSCB için yürekleri atan, onlarla dayanışmak ve savaşmak için yürekleri atan, savaşmak için harekete geçmiş milyonlar vardı.

Stalin’in iki oğlu vardı. Bu iki oğlu da savaş başlar başlamaz cepheye gider. Büyük oğlu esir düşer. Hitler, bir generaline karşılık oğlu ile esir değişimi yapmak ister. Stalin bunu reddeder. Oğlu onbaşıdır. Bir onbaşı’nın ancak bir onbaşıyla değiştirilebileceğini, ama daha da önemlisi bütün Kızıl Ordu esir erlerinin kendi oğlu olduğunu söyler. “Takas” teklifini geri çevirir. Stalin elindeki generali Alman Komünist Partisi yöneticisi Ernest Thalman ile değiştirmek istediğini, buna çok büyük bir önem verdiğini söyler.

Stalin’in “Davamız haklıdır. Düşman ezilecek ve zafer bizim olacak!” şiarı 2. Dünya savaşının temel sloganı haline gelir. Ve zaman geçtikçe, kış bastırdıkça faşist Hitler ordusu girdiği yerde çakılıp kalır. Bundan yararlanan Kızıl Ordu karşı taarruzla faşist Alman ordusuna ağır kayıplar verdirerek gerilere çekilmek zorunda bırakıyordu. Tayin edici çarpışma Stalingrad’da yaşanır. Cadde cadde, sokak sokak, ev ev sürdürülen çarpışma sonucu kazanan Kızıl Ordu olur. Ve yedek güçler devreye girince Alman faşist ordusu ağır kayıplar vererek geri çekilmeye başlar. Sonuçta Kızıl Ordu, geldikleri yere, Avrupa’ya doğru kovalamaya başlar. Kızıl Ordu Berlin’e gelip dayandığında, Avrupa’nın “SSCB’nin eline geçeceği korkusuyla, daha önce Almanya’ya karşı savaş kararı alıp harekete geçmeyen İngiliz ve ABD emperyalistleri hızla askeri çıkarma yaparlar. Ve Hitler yenilmiştir. Zafer kazanılmıştır. Şimdi emperyalist kampın yeni ve savaştan karlı çıkarak hızla dünyada hâkimiyet kurmaya çalışan ABD ve onun “fino köpeği” olmayı kabullenmiş İngiliz emperyalistleriyle mücadele dönemi başlıyordu.

Faşist kampın yenilgiye uğratılması, Sovyet halkını, dünya işçi ve ezilen halkları, yoksulları için tarihte gelmiş geçmiş en büyük zaferdi. Bu zaferin başkomutanı hiç kuşku yok ki Stalin’dir. Stalin’in askeri bilgi ve yeteneklerine, yönetme gücüne ve işçi sınıfının kurtuluş davasına adanmış kişiliğini yadsıyan, görmeyen, göstermemeye çalışan başta sömürgeci, işgalci güçler olmak üzere, her renkten burjuva, küçük burjuva karşı devrimciler hiç zaman kaybetmeden Stalin’e ve Sovyetlere karşı karalama kampanyası başlattılar. Her türlü iftira, yalan, çarpıtma serbesttir. Burjuvazinin paralı kalemşorları, gönüllü elemanları kendi kirli ve aşağılık uygulama ve pratiklerini “baş düşman” olarak belledikleri Sovyetlere, Stalin’e mal ediyorlardı. Bu saldırı karalama kampanyasına, Bolşevik Parti’de, Sovyet devletinde çöreklenmiş “yeni tipte burjuvalar”da, Stalin’in ölümü ardından sinsice ve kalleşçe katılacaklardı. Sosyalist inşa sürecinde kendilerini gizlemeyi bilmiş bu ihanet şebekesinin başını Kruşçev ve Brejnev çektiler. Geçmişte yaşanan kimi sorunların ve aksaklıkların “tek sorumlusu” olarak Stalin’i göstererek prestijini sarsmaya ve kendilerini “yeni otorite” olarak sunmaya çalıştılar BP’de ve Sovyetlerde, kimi mekanizmaları ele geçirmiş bu şebeke, Stalin’i “anti demokratik, başkasına söz hakkı tanımayan, baskıcı biri” olarak göstermeye giriştikleri günlerde, buna itiraz edenleri hiç zaman kaybetmeden görevden alma ve başkaca zorba yöntemlere başvurarak susturdular. Kruşçev, Stalin aleyhine kimi şeyler yazmasını istediği, orduda sevilen ve kahramanlık ünvanına sahip Mareşal Rokossovkiy’nin bu isteme yanıtı: “Yoldaş Stalin benim için kutsaldır” olur. Bu mareşal ertesi gün görevinden alınır, kendisine yol gösterilir.

Stalin 5 Mart 1953’te öldüğünde başta SB halkları olmak üzere dünyanın her köşesinde yaşayan yüreği özgürlük ve sosyalizm için atan milyonlarca insanın derin bir üzüntü yaşadığı gerçektir. Düşmanları da onun tarihsel rolünü kabul ederek, onun “bu süreçte SB’nin başında olmasını büyük bir şans”(Charchill) olarak görüyor ve söylüyorlardı.

Stalin demek Bolşevik Parti demekti. Ölümünün ardından revizyonist ihanet kliği iktidar ve BP’de durumunu az çok sağlamlaştırdıktan sonra Stalin’e karşı kontrollü saldırı başlatmış ve sürdürmüşlerdir. Stalin lehine konuşmayı adeta yasakladıkları gibi, isminin yazılı olduğu yerlerden silinmesi ve yerine de “parti” sözcüğünün yazılması uygulamasını başlatırlar. Böyle bir durumda Moskova’ya giden bir Gürcü, Lenin’in mozelesini ziyaret eder. Stalin’in naaşıda hala mozelede olduğu zamanlardır. Gürcü Moskova’dan ailesine şöyle yazar: “Mozeleye gittim. Lenin orada yatıyor, yanında partiyi gömmüşler.” Stalin’in ölümünden sonra “ne oldu, nasıl oldu” sorularının en çarpıcı cevabı bu Gürcünün anlattığı hikayede gizlidir. Gerçek tam da budur!

Revizyonist karşı devrimci ihanetin tüm saldırılarına, karalama, gözden düşürme çabasına rağmen Sovyet halklarının, dünya devrimci, komünist hareketinin, ezilen ve sömürülenlerin yüreğinden Stalin’i silemediler. İçeride ve dışarıda estirilen Stalin düşmanlığına rağmen bugün yapılan anketlerde en çok ‘aranan’ ve ‘sevilen’ lider olarak Stalin 1. sırada çıkıyorsa, onun halkların gönlünde “yüce” bir yeri olduğunu gösterir.

Emperyalist küreselleşmenin yol açtığı yıkım her gün daha da büyüyor. Sömürü ve talan son kertesine vardırıldı. Yoksulluk, işsizlik, açlık ve sefalet de küreselleşti. Küresel boyut kazandı. Sömürülen ve ezilen milyarlarca insan bir kaç yüz uluslararası tekel için çalışıyor. Devrimin ve sosyalizmin güncelliği de hiç bu kadar dünyasal, acil bir zorunluluk olduğu görülmedi. Yeni bir devrimci komünist dalgadan korkan emperyalist burjuvazi ve onun her renkten uşakları bir kez daha Stalin’e onun şahsında Marksizme, Leninizme saldırıya geçtiler. “Stalin’in ölümü” adı altında yapılan filmle dünya işçi, emekçi ve ezilen halklarının bu büyük önderine bir kez daha alçakça saldırmaya girişenler, kendi çukurlarını göstermekten öteye bir anlam ifade etmiyor, etmeyecektir.

Aramızdan ayrılışının 65. yıl olmasına rağmen emperyalist burjuvazi ve dünya gericiliği için büyük bir korku, ezilen ve sömürülenler için ise özgürlük ve kurtuluş umudu olmayı sürdüren bu büyük devrimci önderi, Stalin’i saygıyla bir kez daha anıyor ve doğumunun 139. yılını kutluyoruz. Keza, hiç tereddütsüz diyoruz ki, devrim ve sosyalizm için bugün Stalin olma zamanıdır.

ETHA