Özgürlüğü sınıfa tercüme etmek – Neva BALKAN

Özgürlüğü sınıfa tercüme etmek – Neva BALKAN

Ve elbette ki, sevgilim, elbet,
dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle: işçi tulumuyla
bu güzelim memlekette hürriyet…

N. Hikmet Ran

29 Ocak 2019 – Faşist diktatörlük yaşadığı rejim krizini aşamıyor. Gelgelelim, faşizme karşı özgürlük safları da güç, örgütlülük ve irade biriktirmekte zorlanıyor. Faşizmin toplumun ileri güçlerini ezmeye yönelmesi elbette bunda büyük bir rol oynuyor. Neticede halkın kendi hareketini büyütmesine yardımcı olacak öncüler tutuklanıyor, katlediliyor, sürgün ediliyor.

Ancak devrimcilerin faşizmin saldırılarından sağ çıkmak ve yıkılmamış olmaktan çok daha büyük bir görevleri var: işçi sınıfının çoğunluğunu faşizme karşı özgürlük saflarına kazanmak ve karşı-saldırıya geçmek. Bu, baskının hafifleyeceği belirsiz bir geleceğin değil, bugünün konusu. Zira faşizm kendi kendine gerilemeyecek. Aksine, cendere giderek daha da sıkılaşacak.

Bu görevin yerine getirilmesinin önündeki temel engel, özgürlüğün geniş işçi-emekçi kitlelere tercüme edilememesi gibi gözüküyor. Yani politik özgürlük hedefi ile kitlelerin dolaysız iktisadi sorun, talep ve mücadeleleri arasında somut, anlaşılır ve etkili bir bağ kurulamıyor. Faşizm daha çok bazı ezilen kimliklerin acil sorunu olarak algılanıyor.

FAŞİZM İŞÇİNİN NEYİ OLUR?

Örneğin, özgürlük, sendikalı olduğu için işinden edilen, işyerindeki yaşam ve yemek koşulları asgari insani düzeyde olsun dediği için hapse tıkılan, ekonomik kriz dolayısıyla ücretleri, kıdem tazminatı gasp edilen, ücretsiz izne zorlanan işçi için ne anlama gelmektedir?

Pazardan her hafta daha az erzakla eve dönenler, asgari ücretin dörtte üçünü kira ve faturaya verip, kalanıyla ev geçindirmeye çalışanlar, “Geçinemiyoruz” diyerek kendini yakanlar neden antifaşist saflarda örgütlenmelidir?

Okumak için kredi çekmesi istenen, parasızlıktan eğitimini yarıda kesen, mezun olunca işsiz kalacağını bilen, tarikat ve çete dışında bir alternatifi kalmayan gençlik için özgürlüğün somut anlamı nedir?

Özgürlüğün sınıfa tercümesi işte bu bağın gösterilmesinden geçiyor.

Evet, devrimcilerin asli görevi rejimin çok yönlü teşhirini örgütlemek ve kitleleri politik özgürlük saflarında birleştirmektir. Ve evet, bugün rejim krizini yaratan güncel çelişki Kürt sorunudur ve bu sorun çözülmeden, şovenizm zehri atılmadan, kitleler “Savaşa, inkara ve tecrite hayır!” demeden Türkiye’nin demokratikleşmesi mümkün değildir.

Ancak şu da açıktır ki, gerçek çıkarlarının neden faşizme karşı özgürlükte olduğunu Türkiye işçi sınıfına somut bir nedensellik bağı içerisinde anlatmadan, sadece “Faşizme karşı özgürlük”, “Kahrolsun!”, “Direneceğiz!” diyerek bu kitlelere dokunabilmek de mümkün değildir.

Böylesi bir pratik, sınıftan çıkarına göre değil, empati ve dayanışma duygularına göre hareket etmesini istemek anlamına gelen küçük burjuva siyasetine denk düşer. Sonuçta da sınıfının çoğunluğunu değil, direngen ve duyarlı bir azınlığını örgütlemeye (belki) yeter.

İşçi sınıfının çoğunluğu özgürlük saflarına kazanmak özgürlüğü bu kitlelere tercüme edebilmekten geçiyorsa, böyle bir tercümeyi mümkün kılacak anahtar da faşizmin sınıfsal niteliğinin etkili bir teşhiridir.

FAŞİZM VE KAPİTALİZM

Marksizm-Leninizm için faşizm, tekelci sermayenin vahşi, emperyalist ve açık terörcü diktatörlüğüdür. Sermaye birikiminin istikrarlı gelişiminin sürdürülebilmesi veya kapitalist krizlerin aşılması için bir noktada mutlak artıdeğer sömürüsünün, mülksüzleştirmenin ve talanın en yüksek seviyeye çıkarılmasının gerektiği, ancak burjuva demokrasisinin buna bir engel teşkil eder hale geldiği durumlarda sermayenin yardımına faşizm koşar.

Tekelci sermayenin açık terörcü diktatörlüğe olan ihtiyacı, işçi sınıfını bölünmüş, bilinçsiz, örgütsüz, doğal ittifaklarından ayrılmış ve kendine yedekli tutma gerekliliğinden kaynaklanır. Bunu işçilerin sendikal ve politik mevzilerine doğrudan saldırarak yaptığı gibi, toplumu ırk, mezhep vb. farklılıklar üzerinden bölüp yöneterek de yapar. Böylece asıl düşmanın kendisi olduğunu gizler ve kendi çıkarını toplumun çıkarıymış gibi sunarak iktidarına rıza üretir.

Yani faşizm, ne sadece “tek adam rejimi”, ne sadece otoriterliğin artışı, ne de bir halka, ırka, dine ya da mezhebe yönelik “kategorik” bir karşıtlık halidir. Tüm bunlar faşizmin tarihe ve coğrafyaya göre farklı biçimler alabilecek görünümleri ve araçlarıdır. Asıl hedefi işçi sınıfıdır. İşçilere bu gösterilmelidir.

Bunun kavranmasının koşulları bugün daha da olgunlaşmıştır. Ekonomik kriz karşısında her geçen gün bir çok işçi iktisadi taleplerle direnişe geçmekte, ancak sermaye sınıfının işçi sınıfına taviz verme kapasitesi giderek daraldığı için devlet şiddeti ile karşılaşan her direniş kısa sürede siyasallaşmakla imtihan olmaktadır.

Örneğin işçilere zaten kuşa çevrilmiş olan sendikal hakları dahi kullandırılmamakta, tahtakurulu yatakları ya da ücretlerinin ödenmeyişini barışçıl bir şekilde protesto edenler dahi işkenceyle gözaltına alınıp tutuklanmakta, grevler sözde milli güvenlik gerekçesiyle ya da açıkça patronların kârı riske girmesin diye yasaklanmaktadır.

Bunlar faşizmin işçilerin politik özgürlüklerine dolaysızca yöneldiği pratiklerdir. Faşizmin topuzunun artık daha pervasızca kafalarına indiğini gören işçilere faşizm ve kapitalizm arasındaki nedensellik bağını açıkça göstermenin tam zamanıdır:

Krizde kârları azalmasın diye patronlara çuval çuval teşvik ve hibe akıtırken, bize işsizliği, sefalet ücretini, kurtlu yemek ve tahtakurulu yatakları reva görenler işçilerin devleti midir, patronların devleti mi?

En temel sendikal haklarımıza dahi kudurganca saldıranlar Kürt halkı mıdır, yoksa patronlar ve onların devleti mi?

Patronların her türlü özgürlüğü varken neden biz işçilerin yok? İşçiler olarak sınırsız söz, eylem ve örgütlenme özgürlüğümüzü kazanmadan kendi haklarımızı nasıl koruyabiliriz?

Bize savaştan, birlik olmaktan bahsediyorlar. Hangi savaş bu? Asıl savaşı işyerlerinde vermiyor muyuz? 16 senede 21 bin işçiyi iş cinayetinde katledip, sorumluları cezasız bırakanlar asıl düşmanımız değil mi?

Kürt halkına yönelik savaş işçinin ne işine yarıyor? Tersine, bizim evlatlarımız ölürken savaş baronları olan Koç’ların, Ethem Sancak’ların, Bayraktar’ların kasası dolmuyor mu?

“Aç kalırız ama vatansız kalamayız” diyenlerin neden karnı tıka basa dolu? Bu vatanın güzelliklerini biz mi yaşıyoruz, yoksa karnı toklar mı?

Kürt halkının özgürlüğünden ne ekmeğimize ne de özgürlüğümüze hiçbir zarar gelmez! Bilakis, Kürdün ve işçinin boynunu aynı el sıkmaktadır. Bizi birbirimize düşürdükçe onlar kazanmaktadır! Ekmeğimizi ve özgürlüğümüzü kazanma yolunda en doğal müttefikimiz patronlar değil, Kürt halkıdır!

100 işçi bir araya gelince ödenmemiş maaşını alabiliyor. Türkiye işçi sınıfı ile Kürt Halkı bir araya gelirse hayatımızı kazanırız!

KİTLELERİN İÇİNDEN KONUŞMAK

Elbette ki özgürlüğü geniş kitlelere tercüme edebilmek dediğimiz şey sadece söylem bir şey değil, aynı zamanda bir siyaset tarzdır.

Her ne kadar açık, somut ve etkileyici bir içeriğe sahip olursa olsun, kitlelerin iktisadi mücadelelerinin siyasal mücadeleye evrilmek zorunda kaldığı/kalacağı süreçlerde onların yanında olmadan, yani örneğin Kütahya’da işten çıkarılan 1000 maden işçisinin, örneğin hakkını alamayan yüzbinlerce EYT’linin, örneğin kıdem tazminatı için 700 günden fazladır direnen Real-Makro-Metro işçisinin mücadelesinde yer almadan, onların derdiyle dertlenmeden bir teşhir faaliyeti yürütülemez.

Yani Türkiye işçi sınıfının çoğunluğunu antifaşist cepheye örgütleyebilmemiz için öncelikle o çoğunluğun fiilen içinde olmamız ve onların ekmek mücadelesini de yürütme görevimiz vardır. Halkın somut taleplerinin devrimci politikasını üretmenin başkaca da bir yolu yoktur zaten.

Nazım’ın dizeleri ile söylersek, özgürlük, zafere ulaşmak için bugün “en şanlı elbisesini”, yani işçi tulumunu giymeyi beklemektedir. Ve işçiler ise özgürlük davasının kendi öz davaları olduğunu görmek için komünistleri beklemektedir.

ETHA