RUSYA-ÇİN: YENİ BİR EMPERYALİST ODAK MI?

RUSYA-ÇİN: YENİ BİR EMPERYALİST ODAK MI?

abstrakt dergisinin dördüncü dosya konusu  “Rusya & Çin: Yeni Eksen?” . Bu dosya konusu içinde Alp Altınörs’de, “Rusya-Çin: Yeni Bir Emperyalist Odak mı?” yazısıyla Rusya ve Çin’in dünya ekonomisindeki rollerini, iç ilişkilerini ve dünya siyasetinde bir eksen oluşturup oluşturamayacakları sorununu ele alıyor.

Alp Altınörs

Lenin, Emperyalizm‘de, mali sermayenin, sanayi sermayesi ile kaynaşarak, ona hâkim hale gelişini, buna bağlı olarak da, bir egemen sınıf fraksiyonu olarak mali oligarşinin yükselişini ortaya koymuştu.1

Lenin’in döneminde, bu hareket, ulusal ekonomiler bünyesinde meydana geliyordu. Alman, İngiliz, Amerikan, Fransız vd. bankaları, ulusal sanayilerini hâkimiyet altına alıyor ve sömürgelerdeki köylü ulusları yağmalıyordu. Sömürge, yarı sömürge ülkelerde sermaye henüz sadece “biçimsel hâkimiyet” kurmuştu2. Ancak, “dünyanın kırları”, 20. yüzyıl sonlarında sanayileştiler. Yeni bir uluslararası işbölümü çerçevesinde, bu ülkelerde, dış pazara (ihracata) yönelik, ucuz işgücü temelinde bir sanayi geliştirildi. Bu yoldan, mali sermayenin sanayi sermayesi üzerindeki egemenliği de uluslararası düzeyde yeniden biçimlendi. Emperyalist Batı, 19. ve 20. yüzyıllarda ucuz sanayi ürünleri ihraç ettiği köylü uluslara, 20. yüzyılın son çeyreğinde, bizzat sanayi üretimini “ihraç etti”. İşgücünün çok ucuz, doğayı yağmalamanın ve ölçüsüzce kirletmenin serbest olduğu Doğu Asya, Latin Amerika, Kuzey Afrika ülkelerinde sermaye çok daha yüksek kâr oranları elde edebiliyordu.3 Böylece emperyalist mali sermaye, 1974/’75 dünya ekonomik bunalımını, bu krizi köylü uluslara ihraç ederek ve içte örgütlü emeği ezen neoliberal politikalar uygulayarak aştı.

Mali sermayenin sanayi sermayesi üzerindeki egemenliği, 21. yüzyılda, mali sermaye ülkelerinin (ABD, Fransa, İngiltere, Almanya, Japonya) sanayi ülkeleri (Çin, Hindistan, Brezilya, Güney Kore, Singapur, Endonezya, Güney Afrika, Meksika, Vietnam, Türkiye vd.) üzerindeki egemenliği biçimini aldı.

Her tanımlama, bir sınırlamadır. Burada, ülkeleri kapitalist dünya ekonomisi içindeki rollerine göre sınıflandırıyoruz. Kuşkusuz, halen ABD’de de bir sanayi üretimi vardır; ama ABD’nin sanayi üretimi büyük oranda Çin, Meksika gibi ülkelere kaydırılmıştır. Yine, Çin de büyük bir mali sermayeye sahiptir. Ama bu ülkenin dünya ekonomisi içindeki rolü, küresel sanayi üretiminin ana kaldıracı olmaktır. Japonya, mali sermaye ülkeleri içinde en üretkenidir; ne var ki, üretimi en ileri tekniğe (robotlar vb.) dayandığı için, Japonya da ancak, mali sermayesinin başka ülkelerden aktardığı artıdeğerle ayakta durmaktadır. Bu yüzden de ekonomisi kronik bir durgunluktan yakasını sıyıramamaktadır. Japonya, dünyada kamu borçlarının GSYH’ya oranının en yüksek olduğu ülkedir (%250), borçluluk düzeyi Yunanistan’dan dahi fazladır.

Okur, haklı olarak, Türkiye’nin bu sınıflandırmadaki yerini soracaktır. Türkiye, mali sermaye ülkelerinin sömürüsü altında, ABD ve Avrupa emperyalistlerinin bir mali-ekonomik sömürgesi konumundadır. Her ne kadar, AKP iktidarının 2008 krizini izleyen dönemdeki “ucuz dövize dayalı ithalat” politikası nedeniyle bu vasfı zayıflamış da olsa, yine de bir sanayi ülkesidir. Türkiye’nin 2016’da ihracatı 142.6 milyar $ (bu rakam, Endonezya’nın ihracatına denktir) ihraç ettiği ilk 10 ürünün 8’i sanayi ürünüdür. Bu ihracatın yaklaşık yarısı Avrupa ülkelerine gitmektedir.4

Tamamını okumak için tıklayınız