‘Sarı Yelekliler’ isyanı neyin habercisi – Arif ÇELEBİ

‘Sarı Yelekliler’ isyanı neyin habercisi – Arif ÇELEBİ

“Sarı yelekliler” hareketi, sayıları henüz milyonlara varmasa da Gezi-Haziran ayaklanmacılarına ya da İspanya ve Yunanistan’daki “öfkeliler”e benzetilebilir. Yine de her ikisine de yeterince karşılık gelmez. Bu eylemin bir adım sonrası genel grevle ve genel boykotla birleşmesidir. Bu bir genel grev, genel direniş bir başka deyişle bir “Halk Grevi” demektir.

26 Kasım 2018 – 17 ve 24 Kasım’da yüz binlerce Fransız sokaklara, meydanlara aktı. Yolları işgal etti. Barikatlar kurdu. Polis ve jandarmanın azgın şiddetine karşı direndi. Tıpkı 1968 Mayıs’ında olduğu gibi bir kez daha özgürlüğü kaldırım taşlarının altında aradı.

Eylem dalgası ile ilgili pek çok yorum yapıldı, yapılıyor. Küçük burjuvazinin tepkisi diye burun bükenler de var, faşist ulusalcı cepheye mal ederek eylemi gözden düşürmeye çalışanlar da. Kimi sendikalar ve solcu örgütler bu gerekçelerle eylemlerden uzak durdu, kimileri yalnızca yerellerde katıldı. Kim ne derse desin bu zengin sınıflara ve onların devletine karşı fakirleşen Fransızların isyanıdır. Bu Fransız ezilenlerinin ezenlere karşı başkaldırısıdır. “Sarı Yelekliler”, emperyalist küreselleşme aşamasında varoluşsal krize saplanmış kapitalizme karşı kendiliğinden bir halk hareketidir. Elbette bu eylem dalgası bir isyanın henüz giriş bölümüdür ve gelecekteki yeni isyanların habercisidir.

Önce isyana dönüşen eylem dalgasının gelişim seyrine bakalım. Akaryakıta uygulanan vergilerin ve buna bağlı olarak akaryakıt fiyatlarının artmasına karşı geçtiğimiz mayıs ayında sosyal medya üzerinden bir imza kampanyası başlatıldı. 870 bin kişinin bu kampanyayı desteklemesi toplumsal öfkenin ne derece biriktiğinin bir göstergesiydi. İmzayla devlete geri adım attırmak mümkün değildi ama tepkinin düzeyini açığa çıkartması bakımından önemliydi. İmza sonuç vermeyince petrol istasyonlarını bloke etme, ardından ana yolları, otobanları kapatma ve en sonunda meydanları işgal etmeye varan bir eylem çizgisi ortaya çıktı. Akaryakıt zammına karşı başlayan tepki, genel olarak zamlara, vergilere, işsizliğe, yoksullaşmaya karşı bir eylem halini aldı.

ÖZNE SORUNU

Emperyalist küreselleşme aşamasında kendilerini ilerici olarak tanımlayan Batı merkezli düşünürler “proletarya dağıldı” evhamına kapılarak yeni “özne” arayışına girmişti. Oysa bırakın dağılmasını dünya ölçeğinde eşi görülmemiş hızda bir proleterleşme yaşanıyordu. Çin’den Vietnam’a Bangladeş’ten Hindistan’a, Nijerya’dan Mısır’a, Meksika’dan Türkiye’ye toplamda yüz milyonlarca küçük köylü, esnaf, ev emekçisi kadın proletarya saflarına katılıyordu. Ne ki Batı düşüncesi kendini merkeze koyduğu için meseleyi dünya ölçeğinde değil de Batı düzeyinde ele alıyordu. Entegre büyük fabrika sisteminin dünya fabrikası halini alarak ucuz iş gücü ülkelerine dağıtılması karşısında “elveda proletarya” paniğine kapılmıştı. Oysa proletaryanın bir yere gittiği yoktu. İşsizlik kronik bir hal almış, yarı zamanlı, esnek iş sayısı artmış, büyük entegre fabrika sayısı azalırken hizmet sektöründeki çalışanların sayısı çoğalmıştı. Buna karşın iş sürecinin parçalanması ile işçi sınıfının kendiliğinden birliği darbelenmişti. İşçi sınıfının bu parçalılığı kaçınılmaz olarak onun kendiliğinden sınıf bilincini de dağıtıyor, sınıf mensubiyeti, yerini “çalışan birey”e bırakıyordu. Bu koşullar altında burjuva ideolojik hegemonyanın etkisi çok daha güçlü oluyordu elbette.

Yine de son tahlilde belirleyici olan maddi hayatın üretimi ve yeniden üretimidir. Emperyalist küreselleşmenin Batı işçi sınıfı için en önemli sonuçlarından birisi ayrıcalıklarından yoksunlaşması, giderek bağımlı ülkelerin işçi sınıfları ile aynılaşmasıdır. Emperyalizm aşamasında olduğu gibi emperyalist ülkelerin işçi sınıfını kapitalist düzene bağlayan ya da onu son tahlilde burjuvaziyle uzlaşmaya iten nedenler ortadan kalktı. Zenginlerle fakirler arasındaki uçurum derinleşti. Kapitalist devlet gitgide emekçi halkın kazanılmış haklarını gasp ederek tekellerin açık temsil organı haline geldi. Önceki dönemde aristokratlaşmış işçiler yeniden proleterleşti. Zenginleşme hayali kuran küçük burjuvalar kitleler halinde iflasa sürüklendi. Okuyarak sınıf atlama rüyası gören öğrenciler bırakalım sınıf atlamayı bir iş bulma ümidinden yoksun kaldı. Yeni katılımlarla gövdesi büyüyen ama önemli ölçüde dağıtılmış bu işçi sınıfının kapitalizme ve onun burjuva devletine karşı tepkisini yeni biçimler altında göstermesi kaçınılmazdı. Henüz işçileşmemiş olan emekçi kesimler, ev emekçisi kadınlar ve öğrenci gençliğin çıkarları işçi sınıfı ile kaynaşmıştır. İşçi sınıfının merkezde durduğu bütün bu ezilen tabakaların en duyarlı kesimleri yeni dönemin öznesi olarak aynı talepler etrafında bir araya gelmektedir. “Sarı yelekliler” hareketi ile bu bir kez daha ortaya çıkmıştır.

EYLEM SORUNU

Birbirinden kopartılmış, örgütsüzleştirilmiş bir işçi sınıfının tek tek işletmelerde girişeceği eylemlerle burjuvazinin genel saldırısını durdurması bir yana sınırlı hak elde etmesi bile beklenemez. Hele hele emperyalist küreselleşme aşamasında sermayenin dolaşımının önündeki engeller kaldırılmışken üretimden gelen gücü kullanarak kısa süreli kısmi eylemlere girişmek ilgili patronu sıkıştırsa da burjuva sınıfı çok da etkilemez. Sermaye bir başka ülkeye gidebilir, orada üretime başlayabilir. O halde bu yeni dönemde tek tek burjuvalar değil de burjuva sınıfının saldırılarını yanıtlamak için ya dünya çapında eyleme geçmek gerekir ya da ülke çapında bütün hayatı durdurmak. İşte “sarı yelekliler”in eylemi bu bakımdan çarpıcıdır. Henüz hayatı durduracak düzeye ulaşamasa da yönü buraya doğru olmuştur.

“Sarı yelekliler” hareketi, sayıları henüz milyonlara varmasa da Gezi-Haziran ayaklanmacılarına ya da İspanya ve Yunanistan’daki “öfkeliler”e benzetilebilir. Yine de her ikisine de yeterince karşılık gelmez. İlk ikisi ya da onların ilham aldığı Arap ayaklanmalarında yığınlar sokakları ve meydanları işgal etmiş, yasal ve yasa dışı, barışçıl ve kitle şiddetine dayalı bütün biçimleri kullanmıştı. “Sarı yelekliler” ise bunlarla birlikte bir adım daha atarak aynı zamanda “hayatı durdurma”ya yeltendiler. Böylece birbirinden yalıtılmış emekçi insanlar bir araya gelmekle kalmadı, hayatı durduran bir güç olarak yeni bir nitelik kazandı. “Hayatı durdurma” yönelimi henüz çok yetersizdir, asıl eylemlerin Cumartesi günü yapılıyor olması, yolların ve petrol istasyonlarının bloke edilmesi ile sınırlandırılması bunun göstergesidir. Bu o kadar önemli değil, yol açıldı bir kez. Fransa’da ya da bir başka yerde gerisi gelir. Bu eylemin bir adım sonrası genel grevle ve genel boykotla birleşmesidir. Bu bir genel grev, genel direniş bir başka deyişle bir ‘Halk Grevi’ demektir. Böyle bir süreç bir anda tamamlanmaz. Birbirinden beslenen ya da birbirinden öğrenen bir eylem zinciri olarak gelişmesi muhtemeldir. Bu zincirin bir ülkede oluşması ya da tamamlanması gerekmez. Günümüzde bütün dünya emek-sermaye, devlet-halk çelişkilerinden oluşan bir büyük bozkırdır, bir yerde başlayan yangın çok hızlı biçimde yayılır. Yine günümüzde ezilenler hiç olmadığı kadar iletişim halindedir ve hiç olmadığı kadar birbirinden öğrenmektedir.

ÖNDERLİK SORUNU

Macron hükümeti isyan dalgasından büyük bir korkuya kapıldı. Korkunun birinci nedeni “hayatı durdurma” yolunu açması ise ikinci nedeni alışıldık önderlikten yoksun oluşuydu. Bu ne bir sendikal hareket ne de anarşistlerin belirli bir andaki radikal eylemiydi. Hükümet, birincisini kontrol etmekte, ikincisini bastırmakta tecrübeliydi. “Sarı yelekliler” ise her ikisinden farklıydı, onları birleştiren belirli bir örgüt değil yoksullaşmaya öfkeydi. Hükümeti asıl korkutan da bu öfkenin kontrol edilemezliğiydi. Bu nedenle devletin eylemlere saldırısı genellikle kontrollü oldu. Eylemlerin fazla alevlenmesine yol açmadan söndürmek devletin başlıca taktiği. Eylemler devam ettikçe devletin şiddeti de artacak, buna bağlı olarak eylemci güçler arasında ayrışma ve kopuşlarla birlikte yeni katılımlar da gündeme gelecek. Devletin asıl korkusu ise kitle öfkesinin bir örgüt formu kazanma ihtimalidir.

Ne ki hareket henüz böyle bir formdan uzak. Bu hareket kadar ona önderlik etmesi gereken devrimcilerin en zayıf yanı da bu.

Yeni dönem isyanlarının genel sorunlarından biri olarak önderlik sorunuyla burada da karşı karşıyayız. Ve bu önderlik sorunun merkezinde gelecek tahayyülünden, ya da kurtuluş ideolojisinden yoksunluk durmaktadır. İşçi sınıfı ve ezilenler en büyük darbeyi buradan almakta ve talepler düzen içi düzeltmelerden öteye geçememektedir. Ne var ki kapitalist sistem öyle derin bir çıkmaz içindedir ki sıradan reform taleplerini dahi tolere etmekten uzaktır. Toplumun bütün ezilen sınıf ve tabakaları ile kapitalist sistem ve burjuva devlet arasındaki çelişkiler git gide daha da keskinleşmektedir. Toplumun bütün emekçi kesimleri kapitalist düzenin çarkları içinde giderek daha çok ezilmektedir. Böyle olduğu içindir ki eylemler her renkten muhalif politik akıma ve kesime açıktır ve kısmi bir taleple başlayan bir eylem hızla o taleple doğrudan ilişkisi olmayan geniş yığınları kapsayabilmektedir. Kendilerini ifade edebilecekleri bir mecra ortaya çıkınca oraya akmaktadırlar. Bazen bir yeşil alan kıyımı, bazen bir kadın ya da iş cinayeti, bazen de vergi ya da zamlar bu akışın kaynağı olmaktadır. Onları örgütleyen başlı başına bir örgüt yoktur, kendiliğinden bir gel git hareketidir bu. Çoğunlukla bu tür örgütlenmelerin zemini sosyal medya olmaktadır. Birbiriyle ilişkisiz ve ilgisiz insanlar sosyal ağlar üzerinden birbirini etkilemekte ve harekete geçmektedirler.

Günümüzdeki burjuva düzende sınıf karşıtlıkları uçlaştığı, orta sınıflar eridiği içindir ki politik eğilimler de uçlaşmaktadır. Kimi yerlerde radikal politik İslamcılar kimi yerlerde de yeni tip faşist hareketler ezilenlerin ilgisini çekmektedir. Zenginlerden ve onların devletinden duyulan nefreti bunlar “kâfirler”den ya da göçmenlerden duyulan nefrete dönüştürmektedir. Fakat onların bunu yapabilme gücü kitlelerin taleplerini sahiplenme ve onları örgütlemelerinden gelir.

Kurtuluş ideolojisi örgüt ve mücadeleyle ete kemiğe bürünür. Kitlelerin taleplerine sahip çıkmadan, onları örgütlemeden, onların yanı başında ve onların en önünde sınıf savaşının şu ya da bu biçimine katılmadan önderlik sorununu çözmek mümkün değildir. Bu önderlik sorunu temsili olmaktan öte karar alma süreçlerine kitlelerin katıldığı biçimler altında çözülebilir. Devrimciler böyle bir pratik ortaya koymadıkça düzenden hoşnutsuz yığınlar faşistlerin ya da çeşitli türden gericilerin etkisi altına girecektir.

KOMÜNİZM NE KADAR YAKIN NE KADAR UZAK

Burjuva toplum biçimi kriz içinde. Bu kriz kapitalist üretim ilişkileri içinde çözülemez. Artık hiç bir emekçi ailesi çocukları için daha iyi bir gelecek ümidi taşımıyor. Toplumsal gelişme bütünüyle durdu. Şimdi yalnızca çürüme, savaş, aşırı yoksulluk, aşırı sömürü, mezarda emeklilik, kronik işsizlik, mafya, şiddet, uyuşturucu, çeteleşme, düşünsel ve kültürel yozlaşmadan söz edilebilir. Böyle bir zeminde her türlü gerici faşist politik pislik boy verebilir. Bu zemin topyekûn reddedilmeden, bu zemin yok edilmeden, burjuva toplum biçimi mezara gömülmeden bir toplumsal çıkış gerçekleşmeyecek.

Diğer yandan üretici güçlerin gelişme düzeyi yeni bir toplum biçimi, komünizm için hiç olmadığı kadar olgunlaşmış durumda. Üretim araçlarının toplumsal mülkiyet altına alınması ile birlikte bütün bu sorunlar çözülebilir. İnsanlık hiç olmadığı kadar komünizme yakın. Gelin görün ki düşünsel olarak ondan bir hayli uzaklaşmış bulunuyor. Çelişkinin çözümü düşünsel üretime daha çok yönelmekten geçmiyor, devrimci pratiğe daha çok sarılmaktan, kitlelerin mücadelesine daha çok katılmaktan, onlarla birlikte daha çok dövüşmekten, kitlelerden öğrenmekten geçiyor. Çünkü ancak bu devrimci pratik yeni düşünsel üretimlerin önünü açabilir.