‘Yarın unutulur’ mu? – Akın OLGUN

‘Yarın unutulur’ mu? – Akın OLGUN

Kim yükseliyorsa güç ortaklığında, alnı ırkçılığa değiyor.

Ortalık tapınmalardan, tapınanlardan geçilmiyor. Herkes yükselmek için tutunduğu ırkçılığa sıkı sıkı sarılıyor. Sarılmak yetmiyor, kendini ona kanıtlamak için kurbanlar buluyor ve üstlerine çullanıyor.

Elde bayrak, dilde “vatan”, arkada devlet yağmalayıp, talan ediyorlar hayatı.

Sadece hayatı değil elbette. Bazen bir mezarın etrafında birikip, altında yatan ölüyü çıkarmak için tırnaklarını geçiriyorlar toprağa.

Toprak kanıyor, acılar kanıyor, yaralar kanıyor, gözyaşı kanıyor ve toprağa tırnaklarını geçirip kanatanların yanında devlet beliriyor. Elini omuzuna attığı adamlarına “tanırım iyi çocuktur” pozu vererek sahip çıkıyor.

Bir başkası elinde devletin silahı, üzerinde üniforması ile yere yatırdıkları insanların sırtlarına basarak, “bu devlet size ne yaptı ulan” diyerek bağırıyor.

Köylüler gözaltına alınıyor, işkence edilmiş görüntüleri düşüyor önümüze. Aynı devletin gölgesi beliriyor haberlerin üstüne ve “onlar terörist” diyerek, işkencesine verdiği onayı mühürlüyor.

Elde bıçak, elde nacak, elde satır, elde çakmak, kibrit, benzin, “Allah, Bismillah” bağırtıları ile kıyıma girişip, vatanlı, bayraklı sloganlar eşliğinde, insanları karanlık bir kuytu köşeye doğru sürüklüyor ve had bildiriyorlar.

Nerede linç, yağma, talan varsa, oraya “bayrak, vatan, din” diyenleri yığıyorlar.

O karanlıktan, karanlıkların arasından kaç bin insanın kanı sızarak, beton üzerinde pıhtılaştı kim bilir.

Hesabı sorulmamış ne varsa, katlanarak ve güçlenerek çıkıyor karşımıza.

Hesabı sorulamamış her şiddet, her vahşet bir başkasının canını almak için pusulanıyor.

Hesabı sorulamamış her adaletsizlik, her hukuksuzluk bir başkasına kuruyor kapanını.

İçimize sürekli bir ağrı, sürekli bir acı taşıyarak ve o acıları itiraz eden herkesin önüne atarak, kendileriyle asla baş edemeyeceğimizi iliştirmek istiyorlar sesimize, kelimelerimize, cümlelerimize.

Elimizden, hayatımızdan aldıklarının işkence edilmiş bedenlerini önümüze atarak, devletin ne kadar güçlü olduğunu gözümüze sokup, etrafa toplananların alkışlarına sunuyorlar.

Bir toplumun yüzü öne düştüğünde, elinden zaten her şeyini almışsınız demektir lakin her defasında gözünü, gücü elinde tutanların gözüne dikerek, hakikati dile getiren birilerinin olması bozuyor şiddet büyüsünü.

Ne yapsalar olmuyor, hakikatin elleri çenesinden tutup hayatı, kaldırıyor yüzünü yere eğdiği yerden.

Bir kadın, etrafını polis kalkanlarıyla kuşatmış olanların gözlerine bakarak, dimdik duruyor.

Bir kadın, açlığa yatırdığı bedeninden, bütün ülkenin üzerine çöken korkuya, şiddete, nefrete karşı bir hakikat çığlığı atıyor. Yaşamın çığlığı, hissedenleri etrafında topluyor.

“Yürütmem” diye dört köşe bağıran küçük adamın sesi duyuluyor lakin o bir “ses” değil, hükmünü yitirmiş çoktan.

Yok, çünkü sese anlam katan tek şey, ezilenden yana olmasıdır. Ses orada şiirleşir, öyküleşir, romanlaşır, bestelenir ve insanlığın vicdanına devredilir.

İstediğiniz kadar iktidarın etrafına “ün, şöhret” toplayın, istediğiniz kadar gücünüzü akredite edecek aktör, oyuncu, yönetmen, yapımcı kiralayın, ezenin eline eğilmiş her baş, yüzüne gülümseyen her yüz düşkündür.

Denenmiş olanı, tekrar tekrar denemenin ahmaklığını besleyip, büyüterek, insan hak ve özgürlüklerini “sözde” içerisine alarak, yağma ve talanı “devletin bekası” gemisine taşıyarak ve insanların yüzüne yüzüne yalanlar söyleyerek yürüttüğünüz o gemi, mutlaka kayalıklara oturacak ve o gün en önce birbirinizi yiyeceksiniz.

Üzerine namlular çevrilmiş küçücük çocukların ellerini havaya kaldırtarak, elbiselerini tek tek çıkartıp çıplak bırakarak tanıştırdığınız zulmünüze ve o zulmü sahiplenenlerin önünde sıraya giren kahkahalı törenlerinize bir sözü olacak elbette bugünleri yaşayanların.

“Yarın unutulur” sanmanızdan yakalanacaksınız.

Gazete Karınca