Yüksekdağ: Güven’le birlikte tüm Türkiye’nin hayatı tehlikede

Yüksekdağ: Güven’le birlikte tüm Türkiye’nin hayatı tehlikede

Tutuklu bulunduğu cezaevinden soruları yanıtlayan Figen Yüksekdağ, kadınlar için ‘içerisi ve dışarısı ayrımının silikleştiğini’ belirterek, “Kocaman bir hapishanenenin farklı bölümlerindeyiz” dedi. Leyla Güven’in açlık grevi eylemine dikkat çeken Yüksekdağ, “Güven ve kadınlar öncülüğünde başlayan direniş yaşanabilir bir Türkiye direnişidir” dedi ve bir de uyarıda bulundu: “Sadece Leyla Güven’in ya da açlık grevi eylemcilerinin değil bütün Türkiye’nin hayatı tehlikede.”

Halkların Demokratik Partisi’ne (HDP) yönelik operasyon kapsamında Ankara’daki evinden 3 Kasım 2016’da gözaltına alınarak getirildiği Diyarbakır’da 4 Kasım’da tutuklanan HDP’nin önceki dönem Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde tutuklu bulunduğu Kandıra 1 Nolu F Tipi Cezaevi’nden mektupla Gazete Karınca’nın sorularını yanıtladı.

Türkiye’de kadınların maruz kaldığı baskılar nedeniyle her kadının farklı türlü bir hapishanede olduğunu belirten Yüksekdağ, “Biz de duvarlara çarpıp yankılanan sesimizle 8 Mart’a selam duracağız” dedi.

Tecride karşı sürdürülen açlık grevi eylemlerinin tarihi önemine vurgu yapan Yüksekdağ, “Leyla Güven ve kadınlar öncülüğünde başlayan direniş yaşanabilir bir Türkiye direnişidir” dedi.

Yüksekdağ, kadınların karşılaştıkları her türlü baskı ve sömürü politikasına, cezaevindeki çocuklara ve 8 Mart temelinde kadın mücadelesine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

‘Tüm kötülüklere rağmen hayat her yerde devam ediyor’

Cezaevlerinden hemen hemen her gün gelen hak ihlalleri haberleriyle karşılaşıyoruz. Siz böylesi bir süreçte tutuklu bir kadın olarak, cezaevindeki kadınların koşullarından ve karşılaştığınız hak ihlallerinden bahseder misiniz?

Bir 8 Mart’ta daha kadınlarla birlikte alanlarda, yürüyüşlerde olamayacağız. Sanırım tutsak bir kadın siyasetçinin hapishanede yaşadığı en önemli eksiklik duygularından biri bu. Tabii ki bütün mahpus kadınların özgür bir dünyada ve ülkede yaşamak varken dört duvar arasına kapatılmış olması büyük bir çelişki. Elbette bizler yine duvarlara çarpıp yankılanan sesimizle, zılgıtlarımızla, şarkılarımızla kadın, yaşam ve özgürlük için 8 Mart’a selam duracağız.

Diğer yandan Türkiye’de artık kadınlar için içerisi dışarısı farkı epeyce silikleşti. Doğrudan politik alanda da gündelik alanlarda da baskı, yasak, şiddet ve cezalandırma tavrı erkek egemen iktidarın rutinine dönüştü. Kocaman bir hapishanenin farklı bölümlerinden bahsedilebilir bugün. Bizler bu hapishanenin tecridi daha ağır, baskısı daha politik ve yoğun, aynı zamanda resmen cezaevi ilan edilmiş bölümündeyiz.

Elbette hapishaneler bu ülkenin her zaman temel özgürlük ve insan hakları sorunlarından biri olageldi. Bugün tablo daha ağır. Yeni cezaevleri rekoru kuran, bu artışla birlikte insan hak ihlalleri sicili de rekor düzeyde artan bir iktidar tarafından yönetiliyor Türkiye. Biz kadınlar için bu ihlal ve saldırılar daima ikiye katlanıyor. Sağlık sorunları, hastaneye gidişlerin önüne çıkarılan engeller en yaşamsal konulardan biri. Ağır hastalıklar olmasına rağmen tahliye edilmeyen yüzlerce kadın var. Ayrıca burada tabut tipi ring araçları dayatıldığı için birçok mahpus hastaneye çoğu zaman gidemiyor.

Soruşturmalar, cezalar son dönemde artış gösterdi. Bende dahil olmak üzere bütün siyasi kadın mahpuslar soruşturma, ceza, özel kısıtlama gibi yaptırımlarla yüz yüze. Tabii iktidar toplumsal kamuoyunda karşılığı olan, mücadele ve temsiliyet vasıflarına sahip kadınlara tutsaklık ve yargı süreçlerinde daha saldırgan davranıyor. Kamusal politik alanda onların tekçi ve erkekçi, totaliter yöntemlerine muhalefet eden ve edebilecek bütün kadınlara bizim üzerimizden gözdağı vermeyi hedefliyor.

Kadınların payına yaşamda çifte baskı, ayrımcılık, sömürü düştüğü gibi hapishanelerde de çifte cezalandırma düşüyor. Anne olan kadınlar ise daha özgün bir zulümle karşı karşıya. Onların çocukları da cezalandırılıyor. Kandıra’da da iki mahpus annemiz var ve tabii iki çocuğumuz. Burcu vekilin kızı Asmin ve Gazel’in kızı Arjin. Asmin arada bir yanımıza geliyor. Ama şartlar bir çocuk için epeyce kötü olduğundan uzun süre kalamıyor. Bu çok ayrı ve içli bir hikâye; fakat bugün bu memlekette anneleriyle birlikte kalan tutsak 743 çocuk olduğunu duyunca daha nice hikayeler olduğunu düşünüyor insan.

Diğer taraftan yaşanan bütün sorunlara, kötülüklere, haksızlıklara rağmen hayat her yerde devam ediyor. Üstelik mücadeleci kadınların olduğu zindanlarda bile neşe, dayanışma, üretkenlik, direniş daha fazla. Bütün siyasi gücü elinde tutan iktidarın bizlere açtığı haksız ve adaletsiz savaşta en büyük ve rakipsiz galibiyetimiz de bu galiba.

‘Erkek ve devlet şiddeti birbirini kolluyor’

Hem cezaevlerinde hem de dışarıda kadınlara yönelik baskı ve şiddet had safhaya ulaşmış durumda. Mücadele içindeki kadınlar, kolluk güçleri tarafından (örneğin gözaltında) kadın olma özelinde de cinsel şiddete maruz kalabiliyor. Son olarak Merve Demirel’in maruz bırakıldığı saldırı vakasında da olduğu gibi cezasızlık bir yana yetkililer tarafından bu durum normalleştiriliyor. Bu yaklaşımları nasıl yorumluyorsunuz?

Kadına yönelik şiddet, son yıllarda AKP- MHP koalisyonu tarafından tırmandırılan savaş, çatışma, gerilim ve kutuplaştırma siyasetine paralel olarak yükseldi. Toplum kaba zorla, baskı, yasak, tutuklama operasyonlarıyla ve her gün kışkırtılan nefretle yönetiliyor, ayrıştırılıyor. Şovenist, faşist saldırıların, algı yönetiminin bu denli tırmandırıldığı, demokratik dinamiklerin hapsedildiği bir süreçte kadına dönük baskı ve saldırılar da hız kesmiyor. Erkek ve devlet şiddetinin iç-içe geçtiği, birbirini kollayıp beslediği, kadın için karanlık bir dönem yaşanıyor.

Meşru müdafaada bulunup sadece kendini koruyan kadınların hapisten çıkamadığı, kadın katillerinin iyi hal ve infaz indirimleriyle, haksız tahrik korumasıyla cesaretlendirildiği bir hukuk ve devlet pratiği uygulanırken, adaletten söz etmek mümkün değil.

Son olarak, Merve Demirel’in kamera önünde polis tacizine uğraması, yaşanan eril siyasi çürümenin aynı zamanda ne kadar şiddetli bir ahlaki çürüme haline geldiğini gösterdi. Üstelik kanıtı, görüntüsü olmayan sayısız taciz, cinsel saldırı vakası olduğunu ve bunların çoğu zaman gündem haline bile gelemediğini biliyoruz. Son polis tacizi vakasında doğrudan iktidarın İçişleri Bakanı tarafından saldırı sahiplenildi ve kadın suçlu çıkarılmaya çalışıldı. Yani utanmayı hiç bilmeyen, hesap vermeyi aklının ucundan bile geçirmeyen bir düşkünlük tablosu var karşımızda.

Sorumlulardan hesap sorulmadığı, o aşağılık saldırıyı gerçekleştiren cezalandırılmadığı durumda, resmen ve alenen devlet eliyle taciz vakası olarak tarihe geçen bir olay yaşandı. İktidarın rejim sahiplerinin her boyutuyla kadın düşmanlığına soyunduğu, bunu açıktan savunduğu koşullarda, kadınların da her boyutuyla özsavunma bilinç ve pratiğini geliştirmekten başka seçeneği yoktur. Cesaret ve dayanışma hem bireysel hem de toplumsal olarak kadınların özsavunmasının ahlaki politik mücadelesinin merkezine durmalıdır.

‘Güven, tarihi bir adım attı’

Leyla Güven’in başlattığı ve şuanda hem cezaevlerinde hem de yurt dışında çok sayıda ismin sürdürdüğü açlık grevi eylemleri devam ediyor. Güven, kendisini ayakta tutanın, “kadınların öncülüğünde devam eden eylemler” olduğunu söyledi. Siz açlık grevindeki eylemcilerle aynı cezaevini de paylaşan bir siyasi mahpus olarak bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sevgili Leyla Güven Türkiye’de barışın yolunun açılması, ölüm siyasetine son verilmesi için çok tarihi bir öncü adım attı. Oturdukları rahat koltuklarında, şatafatlı, zengin saraylarda, iktidar sefası sürmek için halkları savaşa ve ölüme gönderen erkek siyasetçilerin yapmayacağını yaptı; kendi canını ortaya koyarak savaşa, acılara, şiddete, ölümlere yol açan tecridin kaldırılması için sorumluluk üstlendi. Onun ardından ayak izlerine basan hapishanedeki kadın tutsaklar, dünyanın dört bir yanından açlık grevi başlatanlar ve son olarak Türkiye’deki tüm cezaevlerinden sayısı bini aşan yeni katılımlarla Leyla Güven’in direnişi, kitlesel, uluslararası bir mücadele dalgasına dönüştü.

İnsanların, ölüm olmaması için bedenini ölüme yatırması çelişik gelebilir ilk başta. Ama talebin ve sorunun hayatiliğini de buradan görebilirsiniz. Bir de yaşamın kıymetini, bir canlının nasıl can olduğunu en iyi bilen insan, yani kadın bedenini ölüme yatırıyorsa, bunun nedeninin ne kadar yaşamsal olduğu iyi anlaşılmalı. Üstelik sayın Leyla seçilmiş, bir halk siyasetçisi ve hiçbir siyasi yol bırakılmaması nedeniyle açlık grevinde. Bu gerçeği bütün toplumun, halklarımızın çok iyi anlaması gerekiyor. Sadece Leyla Güven’in ya da açlık grevci eylemcilerinin değil bütün Türkiye’nin hayatı tehlikede.

İmralı’daki tecrit kaldırılarak barışın, çatışmasızlığın önü açılmadığı, Kürtlere karşı inkar imha politikasına son verilmediği müddetçe, ülkede kriz, kutuplaşma, adaletsizlik ve ölüm bitmeyecek. Tam da bu nedenle Leyla Güven ve kadınlar öncülüğünde başlayan direniş yaşanabilir bir Türkiye direnişidir; barış, demokrasi, özgürlük, kardeşlik direnişidir.

Kandıra Hapishanesi’nde de süresiz açlık grevi yeni katılımlarla beraber devam ediyor. Grevci kadınlar arasında tutsak siyasetçiler Selma Irmak ve Sebahat Tuncel de bulunuyor. Sebahat Başkan’la aynı odada kalıyoruz. Ben size bunları yazarken grevde 49. Günü geride bırakıyordu. İnanılmaz gibi görünen bir coşku ve moralle açlık grevinde geçen günlerini ayağında top sektirir gibi sektiriyor. Onun da aklı yüreği Leyla başkan ve diğer grevcilerde. Yine bütün direnişçiler gibi kazanma hedefine kilitlenmiş olarak bizlere, halklarımıza güç ve enerji kaynağı oluyor. Bu arada O’nun, Selma Irmak’ın ve buradaki bütün açlık grevindeki kadınların selam, sevgi ve çağrılarını da ileteyim sizlere. Umut, direniş, zafer…

İçeride, dışarıda ve tüm dünyada kadınların mücadelesi sürerken, siz 8 Mart’a özel kadınlara neler söylemek istersiniz?

Bütün kadınlara her gün 8 Mart bilinci, sevinci ve direnciyle güzelleşecek bir yaşam ve gelecek diliyorum. Bütün dünya kadınlarının Rojava’dan Avrupa’ya, Amed’den Amerika’ya tek ses, tek yürek olarak kadının tarihsel ve güncel haklılığının haykırdığı grevle, mücadeleyle yol aldığı 2019 8 Mart’ı, halklarımızın mücadele toprağına cemre düşen andır. Kadın baharını ve büyük insanlık baharını doyasıya yaşayacağımıza inancı hiçbir zaman yitirmeyelim.

Selam, saygı ve sevgiyle.

Röportaj: Pelin Özkaptan – Gazete Karınca